Hazım Sağıye
TT

Suriye: Sessizlik ve sessizliğe karşı sessizlik politikası

Şam rejimi lideri Beşşar Esed'in Gazze savaşı hakkında geçici ve hızlı çıkışlarla kesintiye uğrasa da Esed’in gündeme dair uzun süreli yokluğu dikkati çekiyor. Bu sebeple gözlemciler Şam rejiminin Gazze'deki savaşa ilişkin resmi tutumuna ilişkin kafa karışıklıklarını gizlemiyorlar.

Birinci grup bunun nedenini Hamas hareketi ile Şam arasındaki bir zamanlar sorunlu olan ilişkilerin geçmişine bağlıyor.

İkinci grup bunu “Esed'in müdahaleden caydırmak için aracılar aracılığıyla aldığı söylenen tehditlere” dayandırıyor.

Üçüncü grup ise Suriye’nin durumunun kritik ve zor olduğunu, çünkü “tekfirci terörle” mücadele ettiğini ve ABD'nin kendisine dayattığı ekonomik ve mali bir savaş içinde olduğunu iddia ederek Şam’ı savunuyor.

Ancak bu argümanlar pek ikna edici görünmüyor zira Hamas ile ilişkiler o kadar iyileşti ki, iki taraf tek bir "Direniş Ekseni"nde birleşti ve "cepheler birliğinin" savunucuları haline geldi.

Buna ek olarak Şam, Hamas'tan bağımsız olarak Gazze'yi mazlum bir toprak ve halk olarak görebilir ve sonrasında bu teşhise göre davranabilir. Düşmanların kendisini tehdit ettikleri argümanına gelince, bu yeni bir şey değil ve yıllardır Suriye rejimi yetkililerinin ve rejimin yörüngesinde dönenlerin tekrarladıkları gibi kendisini önemli savaşlara ve hakikati desteklemeye hazırlananları korkutmadıkları varsayılıyor.

Aynı şey, savaşa girme nedenlerine bir başka neden daha ekleyen ABD ve tüm Batı’nın icraatları yani “Suriye'ye yönelik haksız kuşatmayı kaldırma” argümanı için de geçerli. Tekfirci terörizme karşı devam eden mücadele argümanına gelince, rejimin bu teröristlerin ve onların sponsorlarının uğratıldığı yenilgiyi sürekli kutlayan tavrıyla uyuşmuyor.

Daha az inandırıcı olan başka benzer argümanlar da var ama İsrail bu yıl 7 Ekim ile 12 Aralık tarihleri ​​arasında Suriye topraklarını 33 kez hedef almışken, bu argümanlar nasıl inandırıcı olabilirler?

Bildiğimiz şekliyle Esed Suriyesi’nde Filistin meselesi söz konusu olunca diller genellikle toplardan daha aktif ve daha gürültülüdür. Ama bugün ne diller ne de toplar aktif ve gürültülüdür.

Öte yandan Arafatçılığı yenmek ve ihmal etmek veya “İsrail ile ittifak halindeki Lübnan izolasyonculuğunu” yenmek ya da sözüm ona “Siyonizm ve emperyalizme hizmet eden(!) Suriyeli muhalifleri” cezalandırmak için gösterilen kanlı çabaları hatırlayan herkese, Esed Suriyesi’nin tutumu korkunç bir unutuş gibi görünecektir.

Bir gün “Arapçılığın atan kalbinin” pompalaması beklenen “Filistin'in kurtuluşu”ndan, mevcut rejimin geçmişte Cemal Abdunnasır'ı Filistin'i özgürleştirme konusunda isteksiz olmakla suçlayan Baasçı gelenekten söz etmiyoruz bile.

Devlet Başkanı Esed’in bir anda Olof Palme ya da Desmond Tutu'ya dönüşmesi uzak ihtimal olduğu için tutumunu sorgulamamız, beğenmememiz ve bu sorgulama ve beğenmemenin bizi geçmişin bazı dönemlerini, dilinin bir kısmını bugünün gözü, deneyimleri ve keşifleri ile yeniden okumaya yönlendirmesi meşrudur.

Her ne kadar İsrail, bilindiği üzere savaşı Suriye'ye doğru genişletmekten vazgeçmese de, bunları söylememizin amacı savaşın kapsamını genişletme ve Suriye'nin de savaşa dahil olması çağrısında bulunmak değil. Zira ister Suriye'de ister başka bir yerde olsun, topların tamamen susması ilkesel olarak arzu edilen bir şey.

Masum insanları savaşlara sürüklemek elbette onlara duyulan sevgiye, onlara yönelik iyilik ve mutluluk dileklerine aykırı. Burada amaç, Suriye'nin söz ve eylemleriyle karşılaştırıldığında resmi duruşunun anatomisini yapmaktan başka bir şey değil.

Şam rejiminin tutumunu sorgulamamızın bir diğer nedeni de İsrail'in pek çoklarına Suriye halkının rejimi tarafından maruz bırakıldığı soykırım vahşetini hatırlatan Gazze'deki soykırım vahşetinin anlamını herkesten daha iyi bilmesi.

Ancak Şam’daki resmi sessizlikten daha tuhaf olan şey, bu sessizliğe karşı sessizliğin tuhaflığıdır. Coğrafi olarak daha uzak ve Arapçılık, Filistin’i kurtarma vb. iddiaları daha az dillendiren birçok Arap ülkesi, Gazze'ye destek konusunda ihmalkârlıkla suçlanıp, sürekli eleştiri ve karalamalara maruz kalırken, Esed her türlü suçlamadan ve hatta sitemden dahi muaf tutuluyor. Dahası Suriye'nin sessizliğini ve Esed'in yokluğunu haklı çıkarmak Hizbullah Genel Sekreteri'ne bırakılıyor. Hem liderlik hem de taban olarak Hamas çevresi, daha önce ihmalkarlık olarak gördüğü şey için Hizbullah'a yönelik şikayetlerini dile getirmiş, ancak daha sonra bu şikayetlerini geri çekmişti. Ancak Suriye rejiminin sıfır katkısının Hizbullah'ın yaptıkları ve sunduklarıyla karşılaştırıldığında kesinlikle hiçbir şey olmadığı bilinse de, hiç kimse onun hakkında bir şey söylemedi.

Bu da Gazze'yi bahane eden dayanışma anlayışının gözden geçirilmesini gerektiriyor çünkü "stratejik müttefik" için hafifletici nedenler içerirken, stratejik müttefik olmayanlar için aynı nedenleri geçerli saymıyor. Suriye'nin sessizliğine yönelik bu sessizliğin, bize sağlam aksiyomlarmış gibi sunulan birçok şeyden şüphe duymamıza neden olduğunu söylemek abartı olmaz.

Geriye dönük bir bakışla, şimdi gördüklerimiz bize yakın geçmişteki yılları başka bir şekilde okuma olanağı tanıyor.

Suriyelileri katletmek ile Filistinlileri katletmenin mutlaka aynı şey olmadığı ancak bunların kesinlikle birbirine benzer iki suç olduğunu anlamamızı sağlayan bir okuma yapma imkanı sunuyor.