Yahya Yaşar
Akademisyen - Yazar
TT

Kabir hayatı

Günümüzde tartışılan konuların biri de kabir hayatıdır. “ölmüş bir kimsenin, iman-itaat ve inkâr-isyan bakımından dünyadaki durumuna göre kabrinde nimet ya da azaba muhatap olacağına dair hadis kaynaklı bakış açısının Kur’anî dayanaktan yoksun olduğu” tezi dillendirilmekte, Kur’ân’da hesap günü ile ilgili anlatıların kabirdeki sorgu, nimet ve azapla çeliştiği ileri sürülmektedir. Amellerin tartılıp insanların cennetlik veya cehennemlik olduklarının öğrenildiği bir hesap günü gelmeden kabirde bunların bilinemeyeceği söylenmektedir. Bu çerçevede Kur’ân’da hesap günü tasvirleriyle hadislerde geçen kabir azabına dair anlatılanların tezat oluşturduğu belirtilmektedir.

Kur’an’da anlatılanlar ile sahih hadislerde geçen bilgilerin çelişmesi söz konusu olamaz. Allah Rasulünün Kur’an’ı açıklama görevi vardır. Çelişki gibi duran konular, çarpık ve yüzeysel bakış açısından kaynaklanmaktadır.

Kabir hayatı vardır ve ahiretin ilk duraklarından biridir. Diğer bir ifade ile kabir hayatı ahiretten tamamen bağımsız bir olgu değildir. Yahudilerin, âhiret yurdunun yalnızca kendilerine ait olacağı, sadece kendilerinin cennete girecekleri yolundaki iddialarına Kur’an’da cevap verilirken “Şayet Allah katında, âhiret yurdu diğer insanlara değil de yalnız size ait ise ve bu iddianızda doğruysanız haydi ölümü isteyin bakalım!”[1] denilmesi buna delalet etmektedir.

Kabir hayatı, duyular ve akıl yürütme vasıtasıyla değil, ancak vahiy yoluyla bilinebilir, zira gaybî konulardan biridir. Kabirde ruhun mahiyeti ve bedenle irtibatı konusundaki kapalılık, son sözü söylemeyi zorlaştırmaktadır. Mahiyet ve boyut bakımından dünyadan farklı bir hayat söz konusu… Bu hususta bazı ayetlerin işareti ve çeşitli hadislerin beyanları meseleye kısmen ışık tutmaktadır. Ayet ve hadislerden anlaşılan odur ki kabirde nimet de azap da vardır, ancak beden ve ruhun birleştirileceği diriliş sonrası dönemden farklıdır.

Kabirde bilindiği üzere ruh-beden birlikteliğinin ortadan kalkmasıyla beden, tamamen işlevsiz hale gelip toprağa dönüşürken sadece ruh, hayatiyetini devam ettirmektedir. Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalmaktadır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi… Kabirde azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan ruhtur.

 Hesap, tartı ve amel defterleri gösterilmeden kimseye nimet verilmeyecek veya azap edilmeyecek demek, Kur’anî perspektiften bakıldığında doğru değildir.

Berzah hayatı olarak isimlendirilen kabir hayatı insanın canını verme anıyla başlamaktadır. “Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: 'Yakıcı azabı tadın' diye o inkâr edenlerin canlarını alırken bir görseydin.”[2] ayeti buna delalet etmektedir. “...bir görseydin!” ifadesi, olup bitenlerin dehşetine, görenleri şaşkınlık içinde bırakacak cinsten olaylar olduğuna işaret etmektedir. “Tadın/“ifadesi Arap grameri açısından “emr-i hâzır” olup, başka bir karine ya da anlamı gelecek zamana bağlayan bir kayıt olmadığı müddetçe mutlak anlamda şimdiki zamana, yani kâfirlerin ruhlarının kabzedildiği ölüm anına delalet eder.

 “Her birinize ölüm gelip, “Rabbim! Ne olur bana azıcık daha süre tanısan da gönüllü yardımlarda bulunsam ve iyi kişilerden olsam!” diye yalvarmadan önce size verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcayın.”[3] ayeti kabir hayatındaki pişmanlığı ifade etmektedir. Zira ayetin devamındaki  “Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez.” ifadesi kıyamet sonrası bir durumu değil ölüm sonrası bir pişmanlığı anlatmaktadır. Benzer bir ayette “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım” der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.”[4] buyurulmaktadır. Ahirette söylenecek pişmanlık sözü “keşke toprak olsaydım” ve benzeri sözlerdir. Zalimler için kabir azabı, can yakıcı bir şekilde ruhlarının kabzedildiği ilk andan itibaren başlamakta ve yeniden diriltilecekleri kıyamet gününe kadar uzanan bir zaman zarfında devam etmekte olduğu görülmektedir.

Âl-i İmrân 170. Ayette “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Henüz kendilerine katılamayan kimselere de hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.” denilmektedir. Şehitlere katılmamış kimselerin, henüz ölmemiş ve an itibariyle dünyada yaşamakta olmaları akli bir zorunluluktur.  “Henüz kendilerine katılamayan kimselere” ifadesi, mahşer sonrasına değil berzah hayatına delalet etmektedir. Buna göre şehitler, henüz kendilerine katılmamış, yani henüz vefat etmemiş bütün müminlere Allah’tan gelen bir nimet, bir lütuf sebebiyle endişe ve korku içerisinde olmadıklarını, Allah’ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesini vermek isterler. Kelime olarak engel anlamına gelen berzah’ta olduklarından bunu yapamazlar.

Yine içerik olarak benzer bir ayette “Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bunu anlayamazsınız.”[5] buyurulur. Söz konusu ayette “Siz bunu anlayamazsınız” ifadesi geçmektedir. Bu ifade, sözü edilen hayatın mahşerde değil berzah âleminde vuku bulduğunu gösterir; çünkü herkesin aynı âlemde bulunduğu mahşerdeki hayat, bütün insanlar tarafından idrak edilir.

Şehit için kabir nimetinin, dolayısıyla da berzah hayatının hemen başladığının diğer bir örneği de Yâsîn Sûresi’nde verilmektedir. Sûrede, şehrin uzak tarafından koşarak gelip Allah’ın elçilerinin müşriklerle yaptığı mücadeleye destek veren ve bu esnada şehit edilen Yiğit adamın şehadetinin hemen akabinde söyledikleri; hem şehidin hayatiyetinin, vefatıyla birlikte farklı bir boyutta devam ettiğini hem de bir nimet hayatı yaşadığını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Zira o, şehit edildiğinde; “…Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!”[6] demişti.

İlgili ayetlerde özellikle şehitlerin berzah âleminde nimet içinde olduklarının belirtilmesi, diğer mü’minler için nimete dayalı bir berzah hayatının olmadığını göstermez. Başka bir deyişle yalnızca şehitler için değil aynı zamanda salih mü’minler için de kabir nimetinin Kur’ânî bir hakikat olduğunu söylenebilir. Kabir/berzah nimeti salih ve şehit mü’minler için, güzel ve rahat bir şekilde ruhlarını teslim ettikleri vefatlarının ilk anıyla başlamaktadır.

Âyetlerde şehitlerin nimetlere mazhar kılınacağının bildirilmesi, kabirde azabın varlığına delalet eder, çünkü nimetin olduğu yerde nimetten mahrumiyet de vardır, bu da azaptır. Nimet ve azabın idrak edilme veya hissedilme şeklini bu dünya hayatının parametrelerini esas alarak izah etmek mümkün değildir. Yüce Allah’ın kabir hayatını doğrudan anlatmamasının hikmeti de bu olsa gerek. Mahşer ve sonraki aşamalar, dünya hayatı gibi ruhun bedenle birlikte yaşayacağı bir hayat olması hasebiyle Kur’an’da detaylı sayılabilecek bir formatta anlatılmıştır. Mahşer ve sonrası hayat, dünya hayatına kıyas edilerek anlaşılabilecek bir yapıdadır. Kur’an’da hayat kavramının yalnızca dünya ve ahiret için kullanılması, insanın her iki hayata hem bedeniyle hem de ruhuyla iştirak edeceğini göstermektedir.

Allah herkesin akıbetini sonsuz ilmiyle bilmektedir. İnsanoğlu sınırlı ilmiyle sadece yaşadıkça, gördükçe idrak etmektedir. İnsanın ahiretteki akıbeti, bilinmezlerle dolu bir süreçle belirlenmediği çok açıktır. Helak edilen kavimlerin ahiretteki akıbeti, daha dünyada belli olmuş olmaktadır. “Nuh kavmine gelince, peygamberleri yalancılıkla itham ettiklerinde onları, suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Zalimler için acıklı bir azap hazırladık.”[7] ayeti buna örnek olarak zikredilebilir.

 Firavun ve askerleri suda boğulmak suretiyle helak edilmişlerdir. Bu helak esasında ahiretteki durumlarını ortaya koymaktadır. Kur’an bu durumu daha da netleştirir. Firavun ve taraftarlarının sabah akşam ateşe arz edildiği, kıyamet gününde de en şiddetli azaba mâruz bırakılacakları[8] nakledilir. Nûh kavminin suda boğulmasının ardından ateşe atıldığı[9] bildirilir. Kâfir ve münafık olanlara cehennemdeki büyük azaptan önce yakın bir azabın tattırılacağını[10]  belirten âyetler vardır. Bu ayetlerde kabir hayatının varlığına güçlü işaretler vardır. Dolayısıyla hadislerde geçen kabir ile ilgili sual ve tasvirler ile ahiretteki hesap süreci arasında çelişki yoktur.

 Kabirde olacağına inanılan sorgulama hesaba çekme niteliğinde değil; kula inancını veya inkârını ikrar ettirme kabilindendir. Ayetlerde bahsedilen hesap ise hassas adalet terazileri, tanıklar, hesaplaşmalar, şefaatler ve amel defterleriyle gerçekleşecek olan kapsamlı ve detaylı bir ilahi mahkemedir. Dolayısıyla gerçek anlamda nimet ve azap sadece ruh ve bedenin birleştirileceği kıyamet sonrası gerçekleşecektir.  

 

[1] Bakara 2/94.

[2] Enfâl 8/50.

[3] Münâfikûn 63/10.

[4] Mü’minûn 23/100.

[5] Bakara 2/154

[6] Yâsîn,36/13-25;26-27.

[7] Furkân 25/37.

[8] Mü’min 40/46.

[9] Nûh 71/25.

[10] Secde 32/21; et-Tûr 52/47.