Cemal el-Keşki
TT

Uluslararası düzeni baltalamak

Tarihin her zaman paradoksları vardı, ancak bu sefer son 80 yılda benzerlerine tanık olmadığımız nadir bir paradoks üzerinde duracağım. 1947 tarihli 181 sayılı BM kararı ile İsrail'i kuran uluslararası düzen artık İsrail devletini dizginleyebilecek aynı uluslararası düzen değil.

Bu düzen, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyayı uluslararası hukuk, insancıl hukuk ve BM Anlaşması, bunun sonucunda ortaya çıkan dört Cenevre Sözleşmesi ve soykırımı önleyen yasalar gibi diğer uluslararası insan hakları sözleşmelerine saygı açısından düzenleyen kurallara dayalı düzen olarak tanımlanıyor.

Bir BM kararı ile kurulan İsrail örneğinde en büyük paradoks yatıyor zira üyelerinden birinin Soykırım Sözleşmesi'ni hazırlayan kişi olduğu biliniyor. Ama Gazze'de bu uluslararası suç eylemini işlediğinde İsrail, sanki hukukun ve kanunların üstündeymiş, Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinden daha güçlüymüş gibi sözleşmeyi inkar etti.

İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki savaşı sırasında tanık olduklarımız, İsrail'in kendisini hukukun üstünde tuttuğunu, uluslararası düzeni tanımadığını, herhangi milletten ve herhangi bir devletten farklı standartlar benimsediğini, tüm ikili ve uluslararası ilişkilerinde isyanı, şantajı ve uluslararası anlaşma ve sözleşmelere uymamayı bir yöntem olarak seçtiğini doğrulayan birçok delille bizi karşı karşıya bırakıyor.

İsrail'in Filistin halkına karşı gerçekleştirdiği katliam ve soykırıma karşı tüm dünyanın ayağa kalkmasına rağmen İsrail'in kulaklarını tıkadığını, yanlışlarında ısrar ettiğini, hukuki ve ahlaki bir caydırıcı olmaksızın en iğrenç suçları birbiri ardına işlediğini görmemiz doğal değil. Dahası İsrail uluslararası yargı kurumlarının gerekçelerine meydan okuyor ve bunları sorguluyor; yargıçları antisemitizm ve Yahudi halkına karşı nefret, bizzat İsrail devletinin varlığını ortadan kaldırmaya çalışmakla suçlayarak, Uluslararası Adalet Divanı ile Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni şiddetli bir şekilde hedef aldığını görüyoruz. Bunlar, İsrail'in suç niteliğindeki Gazze'de sivilleri ve çocukları öldürme davranışına itiraz eden herkese karşı ileri sürdüğü hazır suçlamalar.

Bu hatalı yaklaşım İsrail tarafından, savaşın sona erdirilmesi çağrısında bulunan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e karşı da benimsendi.

Bu, İsrail'in yaklaşık 80 yıldır benimsediği eski, yenilenmiş bir felsefe. Medya önünde müzakere yaparken, kapalı kapılar ardında komplolar kuruyor.

Tüm uluslararası anlaşmalardan, sözleşmelerden ve kararlardan kendisini çekip kurtaran İsrail budur. Örneğin, “Yahudi devletinin” yanında bir “Arap devleti” kurulması çağrısında bulunan 1947 tarihli 181 sayılı kararı görmezden geldi. Arap devletinin varlığını tanımadan, kararın sadece Yahudi devletine ilişkin kısmını tanıdı. Buna ilaveten, 1948 savaşında Arap devletinin topraklarını ele geçirdi, 1967 savaşında da bunu sürdürdü ve hâlâ da Filistinlilerin bir halk olduğuna ve bir devletleri olması gerektiğine inanmıyor.

İsrail’in hukuku çiğneme kitabının sayfaları, bunu gösteren hadiseler ile dolu. Mesela İsrail 1967'de işgal ettiği tüm Arap topraklarından çekilmesi çağrısında bulunan 242 sayılı kararı, şu ana kadar reddetmeye devam ediyor ve Filistin topraklarının tamamını, Suriye'nin Golan Tepeleri'ni ve Lübnan'ın Şebaa Çiftlikleri'ni işgal etmeye devam ediyor.

1991 yılında İspanya'nın başkenti Madrid'de İsrail aldatmacasının yeni bir turu yaşandı. İsrail'in "barış karşılığında toprak ilkesi"ni örtülü olarak kabul etmesinden sonra, dönemin başbakanı İzak Şamir’in Ben Gurion Havaalanı’na inmesi ile her şey buharlaştı. Şamir orada bu ilkeyi asla kabul etmediğini açıkladı.

Ayrıca Beyaz Saray'ın içindeki güney gül bahçesi, eski ABD başkanı Bill Clinton'ın katılımı ile İzak Rabin'in 1993'te merhum Filistin lideri Yaser Arafat ile imzaladığı Oslo Anlaşmalarına hâlâ tanıklık ediyor. Ancak Rabin çok geçmeden barışı düşünmesinin bedelini ödedi ve Netanyahu'nun takipçileri Oslo'yu bıçakladı. Şimdi İsrail Başbakanı, Oslo'yu yıkabilen, Filistin devletinin kurulmasını engelleyebilen ve iki devletli çözüm projesini yerle bir edebilen tek kişi olmakla övünüyor.

En soldan en sağa kadar tüm İsrail başbakanlarının stratejik barış için uzatılan Arap ellerini reddettikleri unutulmamalı. 2002'deki Beyrut Zirvesi'nde Araplar, "barış karşılığında toprak ilkesi"ne dayalı bir Arap Girişimi sundular. Buna göre 4 Haziran 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması karşılığında İsrail ile kolektif olarak normalleşmeyi kabul ettiler. Arapların bu cömertliği Tel Aviv’in tarihsel olarak alışılmış reddi ile karşılandı.

İsrail'in bu daimi eğilimini 7 Ekim 2023'ten bu yana daha güçlü bir şekilde görüyoruz. Tel Aviv, uluslararası yasalara karşı isyan, uluslararası anlaşmaların ve yükümlülüklerin reddedilmesi konusundaki tüm mirasının gereğini yapıyor. Bölge ve dünya haritaları içerisinde kendisini farklı bir yerde, BM Anlaşması’nın 7’inci bölümünün dışında hissetmeye başladı. Cezalandırma korkusu olmadan öldürmeye, yakıp yıkmaya, kaosa ve kan dökmeye devam ettiğini görüyoruz. Ancak burada şu soru öne çıkıyor; İsrail bu isyankarlığında neye dayanıyor? Neden hukukun üstünde olduğunu düşünüyor?

Washington'daki Beyaz Saray'ın koridorlarında cevabın net olduğunu biliyorum ama bu davranışın maliyetinin çok yüksek olacağını da biliyorum.