Bu hafta iki makaleye rastladım; biri, 2009 yılında yayınlanan Dr. Nasır Desuki Ramazan'ın “İslami Kimlik ve Ona Karşı Komplo” başlıklı makalesi, diğeri ise geçen hafta yayınlanan Dr. Abdulcebbar el-Rifai'nin “Onur Hakkı ve Kapalı Kimlik” başlıklı makalesi.
Her iki makale de şu soru ile özetlenebilecek tartışmalı bir konuyu ele alıyor; din, takipçileri için diğer kimlikleri reddeden veya onlarla rekabet eden ayrı bir kimliği mi, yoksa tam tersine, diğerleriyle etkileşim kuran veya en azından birlikte varoluşlarını ve etkileşimlerini kabul eden açık bir kimliği mi temsil ediyor?
Dinin benzersiz bir kimlik olduğunu savunanlar, sorunun kendisini dini bir mesele olarak görüyorlar. Yani kimlik, prensip olarak dini bir meseledir ve tanımı dinin içinden gelmelidir. Buna göre de din kendisini ve takipçilerini, ailevi, kabilevi, mesleki, siyasi, hukuki ve diğerleri de dahil olmak üzere tüm diğer bağlılıklardan belirli sınırların ayırdığı özel bir alana yerleştirir. Bu sınırlar sadece fikir ayrılıkları değil, aynı zamanda sosyal düzen, hiyerarşi ve hatta yaşam tarzındaki farklılıklardır.
Diğer bakış açısı ise mantıksal olarak dinin, farklı olanlar arasında bir iletişim aracı veya konusu olduğu sonucuna götürüyor. Bu görüşe göre bir dine mensup olmak, sizi diğer yaratılanlara -insan, bitki, hayvan ve cansız- bağlayan köprüye çıkmak anlamına geliyor. Bu da Allah'ın yarattığı ve insanlığa tabi kıldığı kozmik düzeni ve dinleri, etnik kökenleri veya milliyetleri ne olursa olsun tüm insanlar tarafından kabul edilen daha yüksek değerleri anlama yoluyla gerçekleşebilir.
İlk grup, Müslümanları diğerlerinden “ayrıştırmaya” odaklanır. Bu ayrımı hayatın çeşitli yönlerine uygular. Ancak pratikte dikkatini giyim, dil, görünüm ve benzeri yüzeysel farklılıklarla sınırlandırır. Bu ayrıma dayanarak farklı olanlarla, özellikle de rakip gibi görünen dinlerin mensuplarıyla olan ilişkilerin temelinde yabancılaşmayı, hatta çatışmayı savunur. Şu anda, Batı ile var olan kültürel ve medeniyetsel çatışma, bu görüşün savunucularının tartışmalarında ve seferberlik söylemlerinde tekrar eden bir temadır. Ancak aynı nedenle, bu çatışma ekonomi, bilim, yenilik, insan hakları ve benzeri konular yerine yüzeysel yönlere odaklanıyor. Ayrıca, Batı, etkileşimin mümkün olduğu veya deneyimlerinden ders çıkarılabilecek farklı bir medeniyet olarak değil, Hristiyan veya Yahudi –yani rakip bir din– olarak görülüyor.
Buna karşılık Rifai, diğer dinlerin mensupları ve hiçbir dine bağlı olmayanlar da dahil olmak üzere diğerlerinin katılımına izin veren açık bir kimliği savunuyor. O, dini kimliğin eşsizliğini savunanların sunduğu modelin, dini kapalı bir ideolojiye, bir kaleye dönüştürmeye katkıda bulunduğunu, insanların kale sınırları içinde birbirlerini tanıdığını ancak farklı olanları ve dışında kalanları reddettiğini düşünüyor.
Dini, diğer kimlikler, dinler ve ideolojilerle etkileşime girebilen açık bir kimlik olarak sunmak, dışsal ve biçimsel yönlerin -yani Müslümanları diğerlerinden ayıran yaşam yönlerinin- dinin özünün bir parçası değil, yalnızca takipçilerinin yaşam koşullarıyla bağlantılı bir kap olduğu anlamına geliyor.
Bu kavram hem geçmişte hem de günümüzde prensipte kabul edilebilir ve içtihat üzerindeki zaman ve mekan etkisi ile şeriat hükümlerinin, mensupların özel koşullarına uyarlanabilirliği olarak biliniyor. Ancak bu ilke -zaman ve mekan etkisi- hakim bir ilke haline gelmedi, aksine çoğu çağdaş fıkıh çalışmasında ikincil öneme sahip olmaya devam etti. İkincil öneme sahip olduğu, Kuran ve Sünnet naslarının, Müslümanların ihtiyaçlarına ve çağdaş yaşamlarının gerekliliklerine artık uygun olmayan hükümlerin uygulanmasını engellemek için bir bariyer olarak kullanılmasında açıkça görülüyor. Nitekim Müslümanlar yeni bir hükme her ihtiyaç duyduklarında, beklendiği gibi aklın gereklerine değil, metnin gerçek anlamına bakarlar.
Açık kimlik kavramının, dinden önce gelen bir ilke tarafından desteklendiğini düşünüyorum. Bu, Kuran-ı Kerim’deki “birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık” buyruğu gibi, birbirimizi tanımayı, birbirimizle iletişim kurmayı ve bilgi edinmeyi, insanların farklı yaratılmasının nedeni olarak görmektedir. Peki, din, ilahi yaratılış ve oluşumun nedenlerinden birini geçersiz kılabilir mi?