Latin Amerika’da bir olay ne kadar büyürse, Nobel Ödülü'ne layık bir anlatıya daha çok benzemeye başlıyor. Şiirin hayalle, trajedinin müzikle, devrimlerin geniş ve gülünç şapkalarla iç içe geçtiği bir kıta… Kuzeydeki Amerikan komşusuyla bitmeyen çatışma, kötü şöhret, yolsuzluk, geri kalmışlık, tembellik, atalet ve şarkılarla yoğrulmuş bir coğrafya…
ABD’nin Karakas’a yönelik hamlesi bu anlatının zirvesi, ancak sonu değil. Aksine, bir bakıma başlangıcı. Asıl soru şu: Ülkenin tam olarak statüsü nedir? Bir sömürge mi? İşleri Beyaz Saray’dan yönetilen bir eyalet mi? Yoksa ‘ağabey’ ile muz cumhuriyetleri arasındaki siyasi, ekonomik ve askerî ilişkilerin alacağı şeklin bir modeli mi? Hakkında yazılanlar, anlatılanlar ve söylenenler gerçekten çarpıcı bir bölüm oluşturuyor; ancak geride kalan sayfalar şu soruları dayatıyor: Geçici başkan kim? Muhalefetin lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi mi? Ana aktör devlet mi, yoksa uluslararası petrol şirketi mi?
Peki milyonlarca kaçak geri dönmeye başladı mı, yoksa büyük trajediler çabuk çözülmez mi; hatta bazıları hiç mi çözülmez? Sorularla ve soru işaretleriyle yazılan makaleler zayıftır. Venezuela’ya bir ‘iflas memuru’ gibi muamele eden kişi, bu yazıları daha da zayıf ve muğlak hâle getiriyor. Onun gözünde bu, sonu kimsenin bilmediği geniş çaplı bir terbiye kampanyasının başlangıcı bile değil. Latin Amerika’daki devrimler, diğer coğrafyalarda olduğu gibi, geçici diye başlar ve müebbetle biter. Küba’da iktidar kardeşten kardeşe geçti; Suriye’de ise babadan oğula. Sonra da şu sözün doğruluğu ortaya çıktı: “Başkasına kalsaydı, sana ulaşmazdı.” Ne var ki iktidarın başındaki söz ile sonundaki söz aynı değildir. Hatta Başkan Trump’ın anayasayı değiştirip üçüncü bir dönem istemesi ve bu sırada Maduro’nun da Amerikan hapishanelerinde kalış süresinin ‘uzatmaya’ gitmesi ihtimal dışı değil. Söylenen ve söylenmeyenlerin özeti şudur: Bu dünyada üçüncü dünya nerededir? Ufuksuz bir yerde...