Bir ülkeyi yönetmek doğası gereği karmaşıktır. Meşruiyeti korumak ve hükümet ile halk arasındaki güçlü güven bağını muhafaza etmek gerekir. Halkı dikkatle dinlemek ve yalnızca zor soruları gündeme getirmenin veya şüphe uyandırmanın işlerine gelmediği yazarların hazırladığı resmi raporlara güvenmemek çok önemlidir. Özellikle yoksulluk oranları yükseldiğinde, ulusal para birimi değer kaybettiğinde ve enflasyon insanların öğünlerini çaldığında veya azalttığında, vatandaşların günlük yaşamları göz ardı edilemez. Umut ateşi her zaman canlı tutulmalıdır. Kapalı bir ufuk, öfke, kızgınlık ve acı biriktirir ve nihayetinde barajın yıkılmasına yol açar.
Bir ülkeyi ayakta tutmak için, durumu ve dünyayı anlayan bir lidere sahip olmak gerekir. Birçok ülke, karar alma yetkisini uluslararası dengelerden, dünyayı şekillendirenlerin gücünden habersiz bir adamın eline bırakmanın bedelini ağır bir şekilde ödedi. Bazı yöneticiler, kendi güçleri ve ülkelerinin gücü konusunda aşırı kibre kapıldılar. Gerçeklikten, olgulardan ve rakamlardan koptular. Saddam Hüseyin bir zamanlar Kuveyt'i bedel ödemeden işgal edebileceğine inanıyordu. Muammer Kaddafi ABD'yi taciz edebileceğini ve uçakları düşürmek için bombalar gönderebileceğini sandı. İran rejimi, Beyrut'taki deniz piyadeleri kışlasını yerle bir edebileceğini ve yüzlerce Amerikan askerini öldürebileceğini, ne kadar gecikmeli olursa olsun, eylemlerinin sonuçlarıyla karşılaşmayacağını sandı.
Bazı yöneticiler ekonominin, yeteneklerinden ziyade sadakatleriyle öne çıkan kişilere emanet edilebilecek marjinal veya ikincil öneme sahip bir mesele olduğu kanaatine kapıldı. Stratejileri, destekçilerine ganimet dağıtmaya ve güvenlik aygıtının vahşeti ile halkı kontrol etmeye dayanıyordu. Beklemenin en iyi tavsiye olduğu ve değişime kapı açmanın kaos ve çöküşe yol açacağı kuralı aralarında yerleşti. Herhangi bir reform talebi ihanet veya casusluk olarak görüldü ve karşılığı ya ölüm ya da uzun bir süre demir parmaklıklar arkasında kalmaktı.
Durgunluk, bireyler ve uluslar için en ölümcül hastalıktır. Sovyet lideri Leonid Brejnev, durgunluğu koruma konusunda ustaydı. Başbakanı Aleksey Kosıgin, üretimi artırmak, ekonomiyi canlandırmak ve ekonominin temel ilkelerine saygı göstermek için çekingen çözümler sunmaya çalıştı, ancak sertlik yanlıları Kosıgin'in adımlarını hızla etkisiz hale getirerek durgunluk ve gerilemenin egemenliğini pekiştirdiler. 1980'lerin ortalarında Mihail Gorbaçov çıkıp “perestroyka” ve “şeffaflık” yoluyla sistemi kurtarmak istediğindeyse, yaşlanan yapı parçalandı ve Sovyetler Birliği dağıldı.
Arap rejimleri, Gorbaçov deneyiminden, bunun bir çöküş projesi olduğu dışında hiçbir sonuç çıkarmadı. 19 Ağustos 1991'de Bağdat'ta bir hükümet heyeti ile bir Kürt heyeti arasında diyalog oturumu düzenlenmişti. Moskova'da Gorbaçov'a karşı yapılan darbe girişimi haberini duyan hükümet heyetinin tavrı dramatik bir şekilde değişti ve ziyaretçi heyete hakaret etme kertesine vardı, heyetin de ayrılmaktan başka seçeneği kalmadı. Beşşar Esed de Gorbaçov'a aynı bakış açısıyla bakıyordu. Reformlar vaat etti, ancak babasından miras aldığı generaller, azınlık tarafından yönetilen bir ülkede pencere açmanın yalnızca felakete yol açacağına onu çabucak ikna ettiler. Durgunluğun ve ekonomik başarısızlıkların birikiminin tehlikelerini kavrayamadı. Ve olan oldu.
Çin şanslıydı. 1970'lerin sonlarında Deng Şiaoping siyasi sahneye çıktı. Mao Zedong'un fikirlerinin, özellikle ekonomi alanında, evrensel olarak uygulanabilir olmadığını anladı. Komünist Partiyi bir istikrar mekanizması olarak korudu, “reform ve açılım” politikası izleyerek ticaret ve yatırıma kapıları açtı ve piyasa ekonomisine yöneldi. Politikaları yüz milyonlarca Çinliyi yoksulluktan kurtarmanın önünü açtığı için rejimi ve ülkeyi kurtardı. Ve işte büyük bir ilerleme ve teknoloji nehrine dönüşen Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumunda.
İran Devrimi iki bloklu bir dünyaya doğarken, Deng Şiaoping bir yandan istikrarı korurken bir yandan da yeni bir pencere açmakla meşguldü. Bugünkü olaylardan da anlaşılacağı üzere, İran Devrimi ne Gorbaçov'un ne de Deng'in deneyimlerinden hiçbir şey öğrenmemiş.
Humeyni Devrimi'nin iki bloğun söyleminin dışında doğduğu doğru. Ancak bu, devrimleri bireyler kadar etkileyen zamanın ağırlığına maruz kalmayacağı anlamına gelmiyor. İran liderliği, altın misyonunun yurt içinde değil, yurt dışında olduğuna inanarak hareket etti. Bölgenin çehresini değiştirebileceğine inandı. Bölgesel saldırısının, bazı generallerinin dört Arap başkentinin anahtarlarını ellerinde tutmakla övündüğü noktaya kadar başarılar elde ettiği de inkar edilemez. İran Devrimi Beyrut, Şam, Bağdat ve Sana'da iz bıraktı.
İran liderliği kendi gücünü ve Batı'nın zayıflığını abarttı. Bir adamın Beyaz Saray'a girip General Kasım Süleymani'nin suikast emrini vereceğini beklemiyordu. Aynı adamın Oval Ofis'e dönüp nükleer zenginleştirme programı ve bölgedeki gerilimleri körüklemesi nedeniyle savaş uçaklarına İran'ı cezalandırma emri vereceğini de beklemiyordu. Binyamin Netanyahu hükümetinin Tahran hava sahasını işgal etmek ve generaller ile bilim insanlarına suikast düzenlemek için savaş uçaklarını göndermeye cüret edeceğini kesinlikle beklemiyordu. İran liderliği zamanın değiştiğini fark edemedi. Sürpriz, en az beklediği yerden geldi. Yahya Sinvar, İsrail'e kayıplar verdiren bir Tufan başlattı, ancak bu Tufan hızla dönüp Lübnan'daki Hizbullah'ı vurdu, Beşşar Esed rejimini devirdi ve dalgaları İran'ın kendisine kadar ulaştı.
İran rejimi, geniş çaplı sokak protestolarıyla ilk kez karşı karşıya kalmıyor. Ancak bunlar, “direniş ekseninin” dağılması, Şara Suriyesi'nin ABD ile ortaklığa yönelmesi, İsrail ile olan çatışmanın askeri yönünden çekilmesiyle İran'ın imajının aldığı darbeden bu yana ilk kez yaşanıyor. Dahası, Gazze'de talep edilen Hamas'ın silahsızlandırılması, Lübnan'da daha incelikli bir isim altında da olsa talep edilen yine Hizbullah'ın silahsızlandırılmasıdır.
Rus ve Çin devrimleri için geçerli olanlar, İran devrimi için de geçerlidir. Yaşın getirdiği kırışıklıkları gidermek, hayallerden ve yanılsamalardan gerçekler ve rakamlar dünyasına dönmek gerekiyor. İç söylemin dili değişmeli ve dış dünyaya pencereler açılmalı. Kural açık ve net; devrim, onu kurtaracak, halkıyla ve dünyayla uzlaştıracak bir Deng Şiaoping'in ortaya çıkmasına izin vermelidir ya da Gorbaçov’un kendisi ile beraber çöküşü getirmesini beklemelidir. Deng Şiaoping, Mao'nun anıtmezarını saygıyla korudu, ancak onun Çin'i mezarından yönetmesine izin vermedi.