Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Coğrafya kimlikle kesiştiğinde

1980’lerde Londra’daki El Hayat gazetesinde, Kürt kardeşlerimizden bir gazeteci çalışıyordu. Onu, sessiz ve meslekî bir entelektüel olarak tanımış, Irak meselelerine olan ilgisini fark etmiştik. 2003’te Saddam Hüseyin rejimi düştükten sonra, Irak’taki Kürt cumhurbaşkanlarından birinin medya danışmanı oldu. O dönemde sıkça düzenlenen panellerden birinde bölgenin geleceği üzerine hararetli bir tartışma yaşandı; söz alan bu gazeteci, dikkat çeken bir cümle kurdu: “Ben Kürdüm ama Arap gibi düşünüyorum.” Bu olayı kişisel bir anı olarak hatırlamıyorum; çünkü çok daha derin bir siyaset ve kimlik sorunsalını özetliyor. Bu cümlenin ardında, yaygın ama bilimsel ve siyasî olarak yanlış bir algı gizliydi: Kürtler, Araplara göre daha az siyasî akla sahipmiş gibi düşünülüyordu. Bu, örtük bir ırkçılık biçiminden başka bir şey değildi. Belki de söylenen, Kürtlerin Araplardan farklı düşündüğü yönündeki yanlış bir izlenimi yalanlamaktı. Suriye’de ve başka yerlerde olan da şudur: Kürtler ve Araplar, siyasî fırsatları değerlendirme konusunda eşit derecede başarısız olabiliyor. Eski rejimin geride bıraktığı şey, sabır ve bilgelik gerektiren kaos dışında bir şey değildi.

Modern siyaset deneyimi gösteriyor ki, Kürtler de tıpkı Araplar gibi, siyasî performanslarıyla kimlikleri veya dilleriyle değil, tarihî anı okuyabilme ve ona uyum sağlama yetenekleriyle ölçülür. Daha açık bir ifadeyle, fırsatı yakalayabilme becerileriyle ölçülür. Güç dengelerini doğru değerlendirdiklerinde başarılı olurlar; meşru bir arzuyu, gerçekleştirilemeyecek bir hayalle karıştırdıklarında başarısız olurlar. Siyaset, dileklerin sahası değildir; mümkün olanı yönetme sanatı, zamanlamayı seçme ve hedeflere kademeli olarak ulaşma işidir.

Irak Kürdistanı deneyimi, bu bağlamda birbirine zıt iki modeli gözler önüne seriyor. Birinci model gerçekçi ve akıllıca bir yaklaşımdı. 1991’den sonra ve 2003 sonrasında Kürtler, devletle kopmak yerine yeni Irak devletine katılmayı tercih ettiler. Geniş bir özerklik elde ettiler, ardından anayasal federasyonu sağladılar; siyasi, ekonomik ve güvenlik kurumları inşa etmede başarı gösterdiler ve bölgesel ve uluslararası düzeyde rollerinin kabulünü kazandılar. Devlet kurumlarında yer aldılar; bu, ulusal hayalin başarısızlığı anlamına gelmiyordu; aksine, hesaplanmış bir adımdı. Elbette bu süreç, Kürtler arasında yaşanan iç çatışmalardan da tamamen muaf değildi.

İkinci model ise 2017’deki bağımsızlık referandumu oldu; bu, zamanın yanlış değerlendirilmesinin diğer yüzünü ortaya koydu. O dönemde Irak Kürt liderliği tüm uyarıları görmezden geldi ve uygulanabilir olmadığı önceden bilinen bir referanduma gitti. Ne Bağdat onayladı, ne uluslararası toplum kabul etti, ne de bölgesel güçler -hatta müttefik olarak tanımlananlar- destek verdi. Hatta zayıf da olsa yeni Irak devleti bile bu süreci reddetti. Sonuç, açık bir siyasî kayıp, etki alanında gerileme ve yıllar süren birikimli çabaların bir kısmının yitirilmesi oldu. Bu, duygusal arzunun siyasî aklın yerine geçtiği klasik bir fırsat kaçırma anıydı.

Bugün bu yakın ders, Suriye Kürtleri açısından da geçerliliğini koruyor. Esed rejiminin çöküşünden ve yeni siyasî gerçekliğin şekillenmeye başlamasından sonra, Suriye Kürtleri için nadir bir fırsat doğdu: ‘yeni Suriye devletine katılmak ve onu ulusal temelde yeniden inşa sürecine katkı sunmak’. Sadece bu yol, siyasi ve kültürel haklarını güvence altına almanın kapısını aralayabilir ve belki de bölgesel ve uluslararası olarak kabul gören ileri düzey bir yerinden yönetim veya özyönetim formülüne ulaşmalarını sağlayabilirdi.

Ancak sahada olanlar tam ters yönde ilerliyor; geçtiğimiz hafta Halep’te yaşananlar bunu açıkça gösterdi. Tarihî çatışmaları okumayan ve yakın Irak deneyimlerinden ders çıkarmayan bazı liderlikler, entegrasyon yerine devletle çatışmayı tercih etti. Daha da tehlikeli olan, doğrudan ya da dolaylı şekilde, Kürtleri vatandaşlık haklarından mahrum eden rejimin artıklarıyla kendi bölgelerinde hareket etmelerine izin vermeleriydi; bunlar bunu Suriye devletine karşı direniş sloganıyla yapıyor. Bu, siyasî pragmatizm değil; hem Kürt meselesini hem de Suriye ulusal davasını çıkmaza sürükleyen umutsuz bir kumar.

Suriye, ayrı adacıklardan oluşan bir bütün değil; son derece iç içe geçmiş bir toplumsal ve siyasî dokudur. Ayrılıkçı eğilimleri teşvik etmek, gerekçeleri ne olursa olsun, hakları korumak yerine bölünmeyi derinleştirir ve çatışmayı uzatır. Bu yolu savunanlar bunu Kürtleri savunmak için değil, Suriye devletini zayıflatmak ve hırslı güçlerin müdahale edebileceği açık bir arenaya dönüştürmek arzusundan yapıyorlar. Toz duman dağıldığında, bedelini bu toplulukların geleceği ödeyecek.

Ne Türkiye, bilinen stratejik nedenlerle, Suriye’de bağımsız bir Kürt oluşumunun kurulmasına izin verebilir, ne de uluslararası toplum böyle kırılgan bir varlığı tanıma ve koruma macerasına girmeye hazırdır. Irak deneyimi bile bunun açık bir kanıtıdır. Eğer Irak’ta bağımsızlık referandumu başarısız olduysa, silah gücüyle benzer bir sürecin Suriye’de, daha karmaşık ve iç içe geçmiş bir yapıda başarıyla uygulanabileceğini hayal etmek mümkün müdür?

Halep’teki son çatışma, fırsatların kaçırılmasının bir başka örneğini oluşturdu. Bu sadece bir askeri karşılaşma değildi; aynı zamanda siyasî hayal gücünün felçli olduğunu gösteren bir sınavdı. Bu süreç, ulusal bütünleşmeye dönüştürülebilecek bir fırsat iken, yeni bir yanlış değerlendirme örneğine dönüştü. Siyaset sadece cesaret değil, aynı zamanda hangi mücadeleyi seçeceğini bilmek, gücün sınırlarını görmek ve anın ötesini okuyabilme öngörüsüne sahip olmaktır. Sadece anlık tepkilerle hareket etmek değildir.

Kürt meselesi, Suriye’de veya başka yerlerde, gerçekleşmesi mümkün olmayan hedefler yükselterek değil; devlete katılmak, hakları devlet içinde güvence altına almak ve parçalanmadan korumakla ilerler. Tarih, anı yanlış okuyanları affetmez; kaybedilen fırsatlar geri gelmez, aksine kayıplarla yazılan sert derslere dönüşür.

Son söz: Tarih fırsatlar sunar ama akılsız siyaset onları heba eder.