Siyasetin sabit bir zamanı veya belirli bir tarihi yoktur. İnsanlık ve dönüşümleriyle, insanlığın çelişkileriyle ve ulusların çıkarlarıyla, tıpkı gemisinin ve sadık mürettebatının güvenli limana, başarıya ve mükemmelliğe ulaşmasını sağlamak için her dalgalanma, iniş çıkış ve dönüşle ustaca başa çıkan mahir bir gemi kaptanı gibi iç içe geçmiştir.
Çıkarlar uğruna değişebilen, güvenlik uğruna dönüşebilen ve gelişme uğruna evrimleşebilen siyaset işte budur. İslam dinindeki ramazan ayı, kutsal aylar, Hac veya belirli zaman ve dönemlerle tanımlanan diğer dini münasebetler gibi dini dönemler veya ibadetler ise siyasetten farklıdır. Bunlar değişmez, dönüşmez veya birbirleriyle çelişmez; çünkü dini yükümlülükleri yerine getirmeyi, imanı güçlendirmeyi ve kişinin manevi konumunu yükseltmeyi amaçlayan ibadetlerdir.
Modern zamanlarda, Arapların İsrail'e karşı zafer kazandığı savaş, her açıdan gerçekten tarihi bir savaş olan ve 10 Ramazan'da başlayan Mısır-İsrail savaşıdır. 6 Ekim 1973'te gerçekleşen bu savaş, Mısır'da ulusal gurur ve zafer gününe dönüşmüş ve sayısız yenilgiye rağmen zaferin mümkün olduğunun sembolü haline gelmiştir. Sedat’ın zafer kazanarak kanıtladığı gibi savaşın bir aldatmaca olduğunu, 1967'deki gibi sadece boş sloganlardan ibaret olmadığını gösterdi.
Ramazan orucu, Hicretin ikinci yılında İslam'ın dördüncü şartı haline geldi. İslam tarihi boyunca bu ayda savaşlar ve zaferler yaşandı, yeni devletin genişlemesi, sonrasında tarihte yaşanacak olanlar için bir emsal oluşturdu. Bedir Savaşı, Mekke'nin fethi ve daha sonra Mısır'ın fethi gibi yüzyıllar boyunca devam eden olaylar ramazan ayında gerçekleşti.
Bugün İslam dünyasında ve aslında tüm dünyada ramazan, hac ve umre ile birlikte, doğudan batıya ve kuzeyden güneye Suudi Arabistan'ın siyasi meşruiyetini teyit etme ve pekiştirme dönemi haline gelmiştir. Bir buçuk milyar Müslüman, beş vakit namazın yanı sıra nafile namazlar için de Mekke'ye yönelmektedir. Suudi Arabistan’ın İslam dünyasının lideri, öncüsü ve pusulasının yönlendiricisi olduğu oybirliğiyle kabul edilmektedir; bu gerçek, ilk Suudi Arabistan devletinden Kral Abdulaziz ve modern Suudi Arabistan devletine kadar bilinen tarihi olaylar ve belgelenmiş tutumlarla kanıtlanmıştır.
Peygamberimizin hadislerindeki ifadeler, Mekke ve Medine'nin vahyin indiği yerler, İslam mesajının beşiği ve İslam’ın başlangıç noktası olduğunu açıkça belirtmektedir. Medine, ahir zamanda insanların çekileceği ve sığınacağı yer olarak belirlenmiştir. Üzerinde ittifak edilmiş sahih bir hadiste belirtildiği gibi: “Şüphesiz ki yılanın yuvasına çekilmesi gibi iman da Medine'ye çekilecektir.”
Bütün bunlar ve daha fazlası, Suudi Arabistan devletinin birçok önemli ve hassas konuda omuzlarına yüklenen sorumluluğun ağırlığını göstermektedir. Bu, Suudi Arabistan'ın taşıdığı ve taşımaya devam edeceği ağır bir yük ve muazzam bir sorumluluktur. Suudi Arabistan özellikle Filistin davasıyla ilgili olarak yükümlülüklerinin büyüklüğünün ve bunları yerine getirme kapasitesine sahip olduğunun farkında. On yıllardır, Nekbe'dan günümüze kadar, Suudi Arabistan Filistin davasına her türlü maddi ve manevi desteği sağlamaya yönelik hiçbir çabadan kaçınmamıştır. Suudi Arabistan, zamanının ötesinde bir rasyonellik, siyasi pragmatizm ve son derece ciddiyetle, 1980'lerin başlarındaki “Fahd Planı”ndan, 2002 Beyrut Zirvesi'nin ardından Arap konsensüsü ile “Arap Barış Girişimi” olarak adlandırılan “Suudi Arabistan Barış Girişimi”ne kadar İsrail ile barış çözümleri arayışında olmuştur.
Suudi Arabistan'ın tutumu bugün de dün olduğu kadar nettir; iki devletli çözüm ve Filistin halkına haklarının verilmesi. Bu tutumu tamamen rasyonel ve siyasi gerçekçilikle benimsemiştir ve bu nedenle Suudi Arabistan’a tutumunu değiştirmesi için baskı yapma girişimleri asla başarılı olamayacaktır.
Suudi Arabistan, 7 Ekim olaylarını kesin bir dille kınadı ve İsrail'in Gazze halkına yönelik acımasız ve onları İsrail askeri gücünün insafına bırakan savaşının etkilerini hafifletmek için önemli bir çaba sarf etti. Suudi Arabistan, Gazze halkına sürekli ve sarsılmaz bir destek sundu ve bugün de BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulan “Gazze Barış Konseyi”nin bir üyesidir. Bu konsey, Gazze, sakinleri ve Filistin davası için yeni bir geleceğin önünü açmaya çalışmaktadır.
İslam'ın ilk yüzyıllarında mücrim Hariciler, İbn Hazm, Şehristani ve diğerleri gibi Müslüman tarihçiler tarafından belgelenen kınanmaya değer eylemler ve iğrenç suçlar işlemişlerdi. Ancak, modern ve çağdaş terör örgütlerinin işlediği vahşetler, ilk yüzyıllardakilere benzese de, acımasızlık ve vahşet bakımından onları aşmış olabilir. Bunun nedeni, modern araçları ve insanlığın yeni icatlarını kullanmalarıdır. Aynı şekilde bu vahşeti ve kendisini dini açıdan kabul edilebilir kılmak için kullanılan kapsamlı teorileştirmenin boyutuyla da eskileri geride bırakmış olmalarıdır.
Son olarak, tarih dersler verir, onlardan ders almayanlar tarihin tekerrür ettiğini sanmaktadır.