Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

Neden halkınız arasında yaygın olan görüşün yanında yer alıyorsunuz?

İnsanların her soruya tek bir cevap bulmakta ısrar etmeleri zaman zaman dikkatimi çekiyor. Bence bu, tartışmalarımızdan faydalanamamızın, yahut tartışmalar aracılığıyla yararlı uzlaşılara veya yeni kanaatlere ulaşamamamızın en önemli nedenlerinden biridir.

Görünüşe göre bu fikir -her sorunun yalnızca bir cevabı olduğu- zihinlerimize o kadar derinden yerleşmiş ki, etkisi tartışma alanının dışında da açıkça görülüyor. Nitekim yazarların ve konuşmacıların ele aldıkları konular hakkında kesin yargılara sahip olduklarını, bunları hiçbir şekilde başka bir görüşle çürütülemeyecek tek gerçek olarak sunduklarını görüyoruz. Oysa her fikir, birçok olasılıktan sadece biridir. Yayınlanan görüş bu olasılıklardan biri olabilir. Benzer şekilde belki bir, iki, hatta on tane olan karşıt görüş de aynı derecede bir olasılıktır.

Siyaset, sağlık, ticaret, pazarlama, mekanik, fizik, etik, kısacası insan bilgisinin her alanında, bir konu hakkında bir görüşe varırız, sonra başkaları farklı bir görüşe ulaşır, ardından üçüncü, dördüncü görüş gelir ve süreç böyle devam eder. İnsanlar tek bir görüşe bağlı kalırsa dünya ilerleyemez veya gelişemez. Ünlü İtalyan bilim adamı Galileo'nun çağdaşlarının Kopernik, İbnü’l Heysem, Arşimet veya Aristoteles gibi geçmiş dönemlerin (o dönemde ondan daha ünlü ve daha yüksek mevkilerde bulunan) bilim insanlarının açıklamalarına dayanarak onun görüşlerini bastırmayı başardıklarını hayal edin. O zaman eylemsizlik, serbest düşüş gibi geliştirdiği modern fiziğin temel ilkelerini ve hatta Kilisenin kendisini bunun için yargıladığı heliosentrizm modelini bilebilir miydik?

İnsan bilgisindeki (dini bilgi de dahil olmak üzere) en büyük ilerlemeler, gerçeğin çok yönlü olduğu ilkesini kabul etmenin meyvesidir. Bilim tarihi, gerçeğin yalnızca tek bir yüzü olduğu iddiasının yanlışlığını açıkça göstermektedir.

Bu görüş çoğu insan için apaçık ortada gibi görünse de görüşleri ile çelişen fikirlerle karşılaştıklarında genellikle göz ardı edilir. Bu davranış, insanların neden bir şeye inanıp sonra ona aykırı davrandıklarını sorgulamayı gerektirmiyor mu?

Bana göre bu davranış, bazı bireylerde mevcut olabilecek, diğerlerinde ise bunlardan birinin baskın olabileceği çeşitli faktörlerden kaynaklanıyor. Bu faktörlerden ilki, görüşün konusu ile özne arasındaki mesafedir. Örneğin, Müslümanların Hristiyanlardan daha az hoşgörülü olduğunu söylersem, tartışmaya katılanların (Müslümanların) büyük çoğunluğu, gerekçe veya daha fazla açıklama istemeden bu ifadeyi doğrudan reddeder. Batı'da empati ve şefkatin nadir veya hiç olmadığını söylersem, aynı çoğunluk ayrıntıları sorgulamadan kabul eder. Bu duruşun ardındaki neden, konu ile öznenin birbirine karıştırılmasıdır.

İkinci faktör kültüreldir. Mirasımız, gerçeğin tekil olduğunu, çoklu olmadığını öğretir. Bu arada, bu, her sorunun yalnızca bir doğru cevabı olduğu ve tek bir sorunun iki doğru cevabı olamayacağı şeklindeki ünlü Aristotelesçi anlayıştan ödünç alınmıştır. Bu, Aristoteles mantığındaki iyi bilinen çelişmezlik ilkesinin bir dalıdır ve çoğu erken dönem Müslüman âlim tarafından benimsenmiş ve bize miras kalmıştır.

Üçüncü faktör, çağdaş filozof Thomas Kuhn'un “paradigma” olarak adlandırdığı şeyden kaynaklanır; yani, belirli bir çağda veya düşünce okulunda düşüncenin genel karakterini şekillendiren kültürel/sosyal çerçeve. Bu öncelikle doğa bilimleriyle ilgili olsa da daha önceki bir çalışmada bunun beşeri bilimlere de uygulanabilir olduğunu buldum.

Belirli bir çerçeve içindeyken, içindeki her şey doğal kabul edilir veya neredeyse kendiliğinden açık olarak değerlendirilirken, dışındaki her şey sorgulanabilir. Bu nedenle insanlar, dillerini, tutumlarını ve derine yerleşmiş kanaatlerini yönlendiren ve böylece düşünürken veya karar verirken başvurdukları varsayımlar sistemini oluşturan inançları, hareket noktaları ve düşünce yapıları hakkında nadiren eleştirel düşünürler.