Değerli okuyucudan, bu köşede 23 Aralık 2009 tarihinde kullandığım başlığın aynısını kullanmak için müsaade istiyorum. O dönemde, ABD gibi süper bir gücün yaşadığı ‘şaşkınlık ve kararsızlıktan’ bahsetmek bir tür entelektüel hadsizlik gibi görülebilirdi; hele ki Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Washington’ı tek kutuplu güce dönüştüren küresel konumunu korumak adına düşünce kuruluşlarının ürettiği o muazzam entelektüel birikim göz önüne alındığında... Henüz 21. yüzyılın ilk on yılındaydık; Sovyetler Birliği’nin çöküşünün üzerinden yirmi yıl geçmişti ve Fukuyama, liberal demokratik devlet modeliyle tarihin sonunun geldiğini, bu son durağın da Amerikan aşaması olduğunu müjdeliyordu.
‘Küreselleşme’, insanlığı evrene açılan pencereleri daha önce tarihte eşi benzeri görülmemiş teknolojik formlarla somutlaşan bir gezegene bağlayan yaşam biçimi haline gelmişti. Her ne kadar yeni milenyumun eşiği, 11 Eylül 2001 saldırılarıyla ‘medeniyetler çatışmasının’ ilk işaretlerine sahne olsa da ABD’nin buna Afganistan ve ardından Irak’ta verdiği askeri tepki, Amerikan düşünce sistemindeki bir tür basiret noksanlığını ve bilgelik eksikliğini gözler önüne serdi. Çeyrek asırlık bu süreçte ABD liderliğini sırasıyla dört başkan üstlendi: Üst üste iki dönem görev yapan George W. Bush, yine iki dönem görevde kalan Barack Obama, Joe Biden’ın tek dönemlik başkanlığıyla kesintiye uğrayan ilk döneminin ardından şimdi yeniden göreve dönen Donald Trump.
Burada liderler üzerinde durmamızın sebebi; bireyin ve sahip olduğu ideolojilerin, savaş ve barış kararları da dahil olmak üzere uluslararası ilişkilerin yönetimini ilgilendiren stratejik kararlarda artık merkezi bir rol oynamaya başlamış olmasıdır. Üçüncü milenyumun başlarında ABD’yi yöneten yalnızca Amerikan başkanı değildi; onunla birlikte ve yanı başında, ‘21. yüzyılın da tıpkı 20. yüzyıl gibi bir Amerikan yüzyılı olması gerektiği’ şiarını taşıyan ‘Yeni Muhafazakârlar’ grubu vardı. ABD’nin elindeki tüm güç unsurları, küreselleşmenin artık yenilikçiliğe, iletişime ve dışa açılmaya imkân tanıyan ve şu ya da bu şekilde Washington’ın etrafında dönen açık bir dünya düzeni haline geldiğini kanıtlıyordu. 11 Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılması, başkanın çevresindeki seçkinlerin aklını kaçırmasına yetti ve aldıkları ilk karar önce Afganistan’ı, ardından da Irak’ı işgal etmek oldu. Siyasi sistemleri şekillendirmek ve onlara kendi kalıbını vurmak başlı başına bir amaç haline geldi. Devletlerin ve halkların, kendi içsel ve gerçek gelişim süreçlerine uygun olarak kendilerini var etme kabiliyetlerini göz ardı etmek; olumsuz ve çoğu zaman yıkıcı gelişmelerin önünü açtı. Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin patlak vermesi, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın bahsettiği ‘yaratıcı kaos’ yakıtını da içinde barındırıyordu. O günkü durum, bugün ‘Trumpist’ liderlik altında yaşananlardan pek de farklı değildi. Yeni Muhafazakârlar’ın sahip olduğu, “ABD liderlik etmeli, dünya ise onu takip etmeli. Her ne olursa olsun Washington yapacakları için kimseden izin almak zorunda değildir ve mademki bu politikanın faturasını o ödeyecektir, faturayı ödemeyenler nasihat etmeyi bırakmalıdır" şeklindeki o kaba yalınlık, bugün daha da karmaşık bir hal alıyor. O dönemde bu isimlerin hiçbirinin, uluslararası ilişkilerin çıkmazlarına ve düğümlerine -özellikle de Bill Clinton’ın sahneden ayrılmadan önceki uzlaşı çabalarından beri kimsenin dokunmadığı Ortadoğu kördüğümüne- uygulanabilir çözümler sunup sunamayacağı henüz bilinmiyordu.
Ardından sahneye, John F. Kennedy’den bu yana hiçbir Amerikan başkanına nasip olmamış Avrupa, Asya ve genel olarak dünya çapında küresel bir hayranlık rüzgarını arkasına alan Obama çıktı. Ancak bu hayranlık, yeni başkana kazanan kozlar vermeye yetmedi. Üstelik kendisi açıkça, “ABD’nin artık tek başına hareket etmesinin mümkün olmadığını, dahası başkalarıyla iş birliği yapmadan hiç kimsenin dünyayı yönetemeyeceğini” ilan etmiş olmasına rağmen... Bu yaklaşım, Amerikan idealizminin yoğun bir dışavurumuydu; ancak ironik bir şekilde, Trump’ın ilk dönemiyle birlikte gelecek olan o çiğ ve kaba realizme kapı araladı. Trump’ın bu ilk dönemi ise Kongre ile çatışmayla, Kovid-19 salgınıyla mücadele eden kurumların göz ardı edilmesiyle ve Amerikan kurumlarının seçimlerde hile yapmakla suçlanmasıyla son buldu; ki bu suçlama hem dünya kamuoyu hem de yeni nesil Amerikalıların gözünde Amerikan sisteminin meşruiyetine gölge düşürdü.
Amerikan düşünce dünyasının temelini oluşturan idealizm ile realizm arasındaki bu iki kutuplu felsefi bölünme, önce Biden’ın seçilmesini, hemen ardından ise Trump’ın yeniden dönüşünü doğurdu. Amerikan kamuoyunun, hatta ABD ile muhatap olan dünya kamuoyunun yaşadığı bu derin kafa karışıklığı ve şaşkınlık, ABD’nin kendi içinde şiddetli bir entelektüel sarsıntı yarattı; bu sarsıntı, kendisini en güçlü şekilde Washington’ın Ortadoğu politikalarında gösterdi.
ABD’nin, Arap ülkeleriyle olan çıkarları ile İsrail ve onun toprakta yatay, Filistinlileri boyunduruk altına almada ise dikey olarak genişlemeyi hedefleyen emperyalist yayılmacılığı arasındaki o çizgiyi ayırt edememesi, ‘Ortadoğu düğümünün’ çözülmesini imkânsız kıldı. Bölgede bugün yaşanan savaş manzarası, hem bölgenin bu süreci barışçıl yollarla yönetme konusundaki zafiyetinin hem de ABD’nin bu krizle başa çıkmadaki acziyetinin bir sonucudur.