Dini boyutlu kimlik gerilimlerinin geçmişi yüz elli yılı aşkın bir süreye dayanıyor. Ancak bu kimliğin nasıl korunacağı ve güvenceye alınacağı hususunda görüşler farklılık gösterdi. Bir kesim, asıl sorunun dini kimliğin ihlal edilmesinde değil, Avrupa işgalinin başarısına zemin hazırlayan geri kalmışlıkta yattığını savundu; ekonomik, sosyal ve dini alanda ilerleme ile reform için çalışmanın güveni yeniden tesis edeceğini ve kimliği koruyacağını öne sürdü. Başka bir kesim ise taklitçiliği reddederek dini ve ahlaki köklere sarılmayı, Batı’dan aktarımları ise yalnızca teknik ve araçsal alanlarla sınırlı tutmayı talep etti.
Şüphesiz ki aktarım kararları, bunun derecesi, kabulü ya da reddi; Avrupa tarzı eğitimden nasiplenip buna nefret duyan ya da ona hayran kalan azınlığın tekelinde değildi. Ancak onlarca yıl boyunca, gerilemeden kurtulmak için ilerlemeyi savunanların görüşü, siyasi reform kararlarına ve kurumlarına katılımları sayesinde kazanan taraf gibi göründü. Ne var ki Fransa’dan dönen bir grubun, anayasalarda giderek daha fazla yer bulan vatandaşlık olgusunun temayüz etmesi adına din ve devlet işlerinin ayrılmasını talep etmesiyle birlikte, dinin selameti ve devlet ile sistem içindeki konumuna dair kaygılar yeniden arttı. Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh’un; Fransız İhtilali (1789) sonrasında ayrılık fikrinin zaferiyle sonuçlanan Avrupa tarihinin aksine, İslam tarihinde din ile devlet arasında hiçbir zaman bu tür sorunların yaşanmadığı yönündeki argümanı da bu kaygıları yatıştırmaya yetmedi.
1920’ler ve 1930’larda, Doğu’da ulus devletlerin kurulması ve bağımsızlık mücadeleleriyle birlikte yeni ulus devletler büyük bir halk desteği kazandı ve vatandaşlık kademeli olarak meşruiyetin temeli haline geldi. Fakat tam da bu dönemde, 1924-1925 yıllarında Halifeliğin Mustafa Kemal Atatürk tarafından kaldırılmasıyla birlikte -Halifelik neredeyse ölü bir kurum olmasına ve ona sahip çıkan Hint ile Mısır Müslümanlarının ülkeleri Osmanlı hakimiyetinde bulunmamasına rağmen- kimliğe ve geleneklere sarılma yönünde derin bir kırılma yaşandı!
Görünen o ki dini kimlik meselesi; güçlü, gelişmiş ama aynı zamanda işgalci olan Avrupa ile özdeşleşen ilerleme ideolojisine kıyasla belirli elitler nezdinde yeniden ön plana çıktı. O dönemden itibaren ve 20. yüzyıl boyunca yeni ulus devlet her zaman üstünlüğü elinde tuttu. Ancak kimlikçi kesim, bu devletle mücadele etmeyi sürdürdü ve değişen oranlarda halk desteği kazandı. Bu kesim ne ortadan kayboldu ne de iyilikle ya da baskıyla sisteme eklemlenebildi.
Bu fenomen (kimlikçi akımların yükselişi) Türkiye ve İran’da da yaşandı. İhyacı anlayış İran’da Şah’ın milliyetçi devletine karşı zafer kazandı. Laik Türkiye’de ise 1920’ler ve 1930’lardan sonra son derece köklü bir dönüşüm gerçekleşti; öyle ki Türkiye yaklaşık otuz yıldır İslamcı bir parti tarafından yönetiliyor!
Arap ve İslam dünyasındaki ulus devletlerin İslam’ı göz ardı ettiği söylenemez. Fakat diğer taraftan, tek başına vatandaşlık da ulus devletlerde meşruiyetin yegâne dayanağı olamadı. Ulusal yönetimlerin liderliğinde bir tür sentezin oluşturulması gerektiği fikri hâkim oldu. Ne var ki, İslamcı dalganın patlamaya hazır ve yıkıcı niteliği (örneğin El-Kaide ve DEAŞ) uygun bir formüle ulaşılmasını engelledi.
Bizi bu konuda yeniden yazmaya yönelten husus, Aksa Tufanı sonrasında yeniden su yüzüne çıkan kimlik gerilimleridir; öyle ki bazıları bunu 2011’de yaşananlara benzer yeni bir dalga olarak değerlendirdi. Ancak bu kez durum farklı. 2011’de rejimlerin çoğunluğu sarsıntıya açık görünüyordu. Son yıllarda ise yaşanan savaşların ve trajedilerin dehşetine rağmen, 2011’deki fırtınaya direnen ulus devletler bugün çok daha sağlam ve istikrarlı durmakta. Hatta milis varlığının sürdüğü ve alevlenmiş kimlik söylemlerinin hâkim olduğu kırılgan toplumlarda bile temel talep, devletin geri dönmesidir. Bu toplumların gözündeki baskın model ise istikrar, huzur ve kalkınmayı başarmış devletlerdir. Savaşların sona ermesi arzusu dışında İran halkının ana veya hâkim eğilimini tam olarak bilemiyoruz; ancak onların isteklerinin de çevresindeki istikrarlı ve gelişmiş ülkelerin isteklerinden pek farklı olmadığı söylenebilir.
Dolayısıyla din veya kimlik adına ortaya çıkan mevcut çalkantılar, tahammül edilemez baskıların bir sonucudur; yoksa hakiki anlamda yeni bir köktendinci ya da öze dönüşçü uyanış değildir. Onlarca yıl süren büyük acıların ardından ne askeri hükümetlere ne de din adına bile olsa devrimci milislere dönüş mümkündür. Arap dünyasında sivil ulus devlet galip gelmiştir; tıpkı Latin Amerika’da yaşandığı ve halen yaşanmakta olduğu gibi bu galibiyet de acılara ve kana bulanmış bir zaferdir. Eğer Devrim Muhafızları Ordusu ile İsrail’in müdahalelerinden ve sızmalarından kurtulmak mümkün olsaydı, sivil ulus devletin emareleri her yerde belirecek ve vatandaşlık burada meşruiyetin ana sütunu haline gelecekti. Lübnan, Suriye ve Irak’ta barış adına gösterilen bu canı gönülden çabaya bir bakalım; aynı tablo Libya için de çok uzak olmayabilir.