Bir günden diğerine Ortadoğu bir yerden bambaşka bir yere taşındı. Bir zamanlar Süveyş Kanalı’ndan ibaretti, şimdi Hürmüz Boğazı oldu. Bir zamanlar Akdeniz’in sıcak sularıydı, şimdi alevler içindeki Babu’l Mendeb oldu. Güç dengesinin terazisi bir zamanlar ABD’nin elindeydi, şimdi Çin’e geçti. Sınırları Asya’nın uçlarındaydı, şimdi tam kalbinde yer alıyor.
Ortadoğu’nun kendisi bile artık tam olarak nerede durduğundan emin değil. İran’ın Dini Lideri görünüyor ama aslında ortada yok. Trump, Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük darbeyi vurmakla tehdit ediyor, sonra bir satranç oyunuyla yetiniyor. Petrol kuyuları alev alıyor, altın madenleri kaynıyor ve insanların yürekleri titriyor.
Ne oldu? Nerede bu Ortadoğu? Hamas gerçekten silahlarını teslim edecek mi? Öyleyse Gazze’yi neden 7 Ekim savaşına, 8 Ekim’e, 9 Ekim’e ve onu takip eden bütün o aylara sürükledi?
İran ‘merkezi davayı’ tekelinde topladığından beri Ortadoğu’da korkunç bir kafa karışıklığı yaşandı; tam bir kaos hâkim oldu. Büyük dava her insanın zihninde berraktı; şimdi ise birdenbire Hürmüz’e, onun şartlarına, geçiş yasaklarına ve seyrüsefer engellerine dönüştü. Şimdi Ortadoğu sancılı bir doğumun eşiğinde.
İran, köklü korkuları uyandırdı; vesveseleri, kuruntuları harekete geçirdi; istikrarın unsurlarını darmadağın etti. Bölgeyi geçmişin ihtiraslarına ve çatışmalarına geri döndürmek için geleceğin yollarını tıkadı. Bu demir gibi sert, sürpriz ve çarpıcı ittifakları zorlayan İran oldu. Pakistan’ın kuruluşundan bu yana eşi benzeri görülmemiş bu stratejik değişimin arkasında İran’ın hamleleri, adımları ve kararları yatıyor. Balistik füzelerle desteklenen Husilere biçilen bu rol, İran’ın Arap dünyasının -daha doğrusu Ortadoğu’nun- dört bir yanındaki projesinden başka bir şey değil.
Hiç kimse değişimin bu boyutta olmasını beklemiyordu; çünkü hepimiz kumda bırakılan izleri unutma eğilimindeyiz.