Abdurrahman Şalkam
TT

Venezuela… İç patlamalar ve dış fırtınalar

Ülke, özel bir dehaya sahip, genellikle toprak, tarih ve sosyal mozaik hastalığın gizlendiği yerdir. Allah, bu ülkeye her şeyi bahşetti: Farklı muazzam kaynaklar, coğrafi konum, etnik çeşitlilik, sanat ve harikulade bir tabiat. Kâşifler, coğrafi konumunun güzelliğinden dolayı buraya İtalyanca “Küçük Venedik” anlamına gelen Veneziola adını verdi.
Ülkenin yüzölçümüyle nüfusu arasında bir denge mevcuttur. Bir milyon kilometrekarede 30 milyon insan yaşıyor. Fakat ülke, üremekten vazgeçmeyen efsaneleri simgeliyor. Az sayıda yerli nüfusun direniş göstermesinin ardından İspanyollar, 1522 yılında ülkeyi işgal etti. Ülke, 1830 yılında bağımsızlığını kazandı.  İspanyol işgalinden bağımsızlığa kadar ülke huzur bulmadı. Venezuela, hayal balonları ve ideolojik fırtınalardan uzak bir şekilde kendi toprağı üzerinde kurumlarını ve kimliğini inşa edemedi. Ülke, bağımsızlığın hemen ardından Amerika Birleşik Devletleri tarzında büyük bir Latin devleti kurmayı hayal eden Simon Bolivar’la birlikte Kolombiya Birleşik Cumhuriyeti’nin bir parçası haline geldi.
Ülke kaos, darbe ve diktatörlük bataklığının içine düştü. Yaklaşık 19’uncu yüzyıl boyunca otoriter askerlerden oluşan Caudillo grubunun yönetimi altında kaldı. 1958 yılındaki ilk tecrübeyle birlikte demokratik yönetim söylemi ortaya çıkmaya başladı. Fakat bu, uzun ömürlü olmadı. Ülke şiddete, ideolojik hayallere, darbelere ve askeri yönetime geri döndü. 1980’lerde ekonomik kriz bataklığına saplandı. Bu, “Caracas Darbesi” olarak isimlendirilen şiddet eylemlerinde yüzlerce insanın öldürüldüğü sert çalkantılar krizine yol açtı.
Tüm bu kaos ve kan dizisinde ülke, merhametsizce durmadan boğazlanan bir kurbana dönüştü. İnsanlar, partilerin oyunlarından bıktı. Darbeler hayal kırıklığına uğrattı. Bu da Balkon Adamları’ndan fanatik bir gence kapı araladı. Gencin silahı, harflerinde Simon Bolivar’ın nefesini taşıyan “Latin Amerika Birliği” sloganı atan, Amerikan emperyalizminin hegemonyasından kurtuluşu ve sosyal adaleti vaat eden Fidel Castro’nun haykırışlarını barındıran kelimelerdi. 1998 seçimlerini kazanarak Bolivarcı Devrim sloganı atarak özellikle sağlık, iskân ve eğitim hizmetleri alanında sosyal projelerini hayata geçirmeye başladı.
Devlet Başkanı Hugo Chavez, etnik, tarih ve ses olarak tüm Venezuela’yı temsil etti. Kırmızı gömleğiyle saatlerce konuşma yaptı. Gür sesiyle yoksulların sıkıntılarını dile getirerek onlar için kurtuluş haritaları çizdi. Venezuela halkının kaynaklarını emen Amerikan emperyalizmine gözdağı verdi. Telefonda insanlarla konuşarak uzun vakitler geçirdi, sorularını cevapladı. Her birinin sorununu çözmek için hızlı adımlar attı. Chavez insanlarla, insanlar Chavez’le özdeşleşmişti. Chavez, yönetici modeli ve yönetim üslubu olarak sıra dışı bir yöntem kurdu. Halktan birisi olduğu konusunda insanları ikna etmeyi başardı. Değişimi ve istikrarı gerçekleştirerek hayal kırıklıklarını giderdi.
Dış düşmanlar ve yerel ajanlar, ulusal liderin temel reçetesiydi. Düşman, emperyalist Amerika ve liderlik modeli ise Fidel Castro’ydu. Chavez, her zaman konuşma yaptı. Caracas’taki Başkanlık Sarayı’nda kendisiyle birçok kez görüştüm ve uzun bir yolculuğa çıktım. Proje açılışlarına şahit oldum. Chavez, yemek yerken, yürürken ya da uçakta otururken dahi bir hatipti. İspanyolca, konunun içeriğine bakılmaksızın çalgı-çengi ve tezahürat diliydi.  Siyaset -ki Chavez siyasetle hep iç içeydi- konuşulduğu zaman dil, zırhlı söz ordusunun senfonisine dönüşüyordu. Tarih, Simon Bolivar sohbeti ve ülkeyi yöneten İspanyol asıllı beyaz sınıf, tüm masalarda mevcuttu. Tarih, yönetim makinesinin yakıtıdır. İdeoloji, slogan üretir. Chavez, “Bolivarcılık” sözcüğünü devletin ismine ekledi ve Castro’yla ilişkilerini pekiştirdi. Latin Amerika’da sol eğilimli liderler tarafından yönetilen devletlere birçok yardımda bulundu. Chavez, İran, Bolivya, Libya, Çin ve Rusya’yla özel ilişkiler kurdu. Filistin meselesini destekledi ve İsrail’i sürekli eleştirdi. Chavez, klasik sol eğilimli bir liderdi.
Şu unutmadığım hadiselerden birisidir: Ben, Albay Muammer Kaddafi ve önceki Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin, 11 Nisan 2002 tarihinde Trablus’ta, Bab el-Aziziye’de akşam yemeğinde bir araya geldik. Yardımcılardan birisi “Venezuela’da meydana gelen darbeyle Hugo Chavez devrildi” yazılı bir belgeyle içeri girdi. Kaddafi, Zemin’e doğru bakarak “Yoldaşımız Hugo’ya yönelik bu komployu boşa çıkartmak için bir şeyler yapmalıyız” dedi. Çin Devlet Başkanı, yorum yapmayarak gülümsemekle yetindi. Çin Devlet Başkanı ayrıldıktan sonra Kaddafi, benden Dışişleri Bakanlığı’ndaki ofisime giderek Latin Amerika devletlerinin tüm dışişleri bakanlarını aramamı ve darbeyi boşa çıkartmak için onları desteklememi söyledi. Dışişleri bakanlarıyla yapılan telefon görüşmeleri sabaha kadar sürdü.
Chavez, iki gün sonra Başkanlık Ofisi’ne geri döndü. Kaddafi, darbeyi boşa çıkartrak yönetime geri dönen Chavez’i ilk tebrik edenler arasında yer aldı.
Chavez, sosyalist icraatlarını uygulayarak iç savaşlara girdi. Petrol şirketleriyle büyük bir savaşa tutuştu. Yetkililerin ve teknisyenlerin derecelerini düşürdü. Bazıları istifa ederken bazıları da grev başlattı. Bu da üretimin bozulmasına yol açtı. Böylece petrol sektöründe peş peşe sorunlar meydana geldi. Chavez, temizdi. Ancak devlet kurumlarına yerleşen yolsuzluk, Chavez’den daha güçlüydü. Aynı zamanda ordunun ülkenin kaynakları üzerindeki hegemonyası, kısa darbe sürecinin ardından yönetimin garantisiydi. 2013 yılında, son mücadelesinde kansere yakalandı ve öldü.
Kendisinden sonra en yakın arkadaşı, eski bir otobüs şoförü olan Nicolas Maduro yönetime geçti. Maduro, Chavez’in karizmatik hitabetine ve sürekli çalışma gücüne sahip değildi. İnsanlara yakın durmadı. Ekonomi çöktü. Enflasyon, dünyada görülmemiş bir seviyeye ulaşarak yüzde 1 milyonun üzerine çıktı. Pazarlarda ürün kalmadı. Yolsuzluk ve suç yayıldı. Paralar ve insanlar yurt dışına kaçtı. Gayri safi yurtiçi hâsıla geriledi. Venezuela’daki yaşam kronik bir soruna dönüştü. 
Ülke, en büyük petrol rezervlerine ve farklı endüstrilere sahip. Ayrıca Venezuela’da diğer Latin Amerika ülkelerinden fazla beşeri kadrolar mevcut. Venezuela, ülkenin her tarafına yayılmış suçlarla birlikte korkunç bir yoksulluk sıkıntısı çekiyor. Bu nasıl olur? Juan Pablo Perez Alfonso, Venezuela petrolünün her şeyi mahveden şeytan pisliği olduğunu söyledi.
Her şey çöktü. Binlerce insan öfke gösterilerine katıldı. Yönetim, göstericilere şiddetle karşılık verdi. Maduro, ülkenin yaşadığı korkunç krizi çözmek için hiçbir şey yapamadı.
Herkes, hep bir ağızdan “Başkan Maduro istifa etmeli” diye slogan attı. Polis ise buna gerçek mermiyle cevap verdi. Binlerce aç ve çıplak insan hapse konuldu. Birçok kimse Maduro’yu ve beraberindekileri görevden uzaklaştıracak askeri bir darbenin gerçekleşmesini bekledi. Askeri darbe gerçekleşmedi ancak baskılar devam etti. 
Genç Parlamento Başkanı Juan Guaido, kendisinin ülkenin geçici başkanı olduğunu ilan etti. Fakat Devlet Başkanı Maduro bunu reddetti ve ordu da Maduro’yu destekledi. Devlet Başkanı Maduro, Guaido’ya müzakere çağrısı yaptı. Guaido ise müzakere çağrısını reddederek Maduro’nun istifa etmesi gerektiğini söyledi.
Ardından yeni bir gelişme meydana geldi. ABD, Venezuela’daki durumu Güvenlik Konseyi’ne sunarak uluslararası bir meseleye dönüştürdü. Avrupa ülkeleri ve ABD, Juan Guaido’ya arka çıkarak acil bir başkanlık seçimlerinin yapılmasını isterken Çin ve Rusya da Maduro’ya destek verdi.
Hiç şüphesiz gelecek günler, hem Venezuela’da hem de uluslararası düzlemde halk çatışmasına şahit olacak. Brezilya’da olduğu gibi rejim değişikliği, ABD için büyük bir kazanç olacak. Moskova’nın bu meseleye girişi ise Suriye platformunun ardından Rusya’yı dünyanın yönetimine yeniden katkı sağlamaya sevk edecek uluslararası bir platform niteliğindendir. Kesin çözüm, Venezuela’nın içinden gelecek. Çünkü halk hareketi olgunlaştı. Avrupa ve İspanya’nın tutumu ve Güvenlik Konseyi, Venezuela’nın başkenti Caracas’ta sendeleyen başkanı sarsacak bir durum yaratacak.
Bu asırlar boyu ülke topraklarında sürekli olarak sergilenen kanlı tiyatro bir Shakespeare trajedisidir.