Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

​Fıkıh alimlerine göre 'Özgürlük'

İlk bakışta insan; özgürlüğün tek karşıtının doğrudan baskı olduğunu zanneder.
Diğer bir deyişle insanlar; kendilerinden daha güçlü birisinin egemenliği altına girip bu kişi istediklerini yapma haklarını kendilerinden aldığında ancak özgürlüklerini kaybettiklerini düşünürler.
Bu tamamen birinin sizi bir odaya kapatıp kapıyı üzerinize kilitlemesine benzer.
Şüphesiz bu örnek; özgürlüğün karşıt anlamını en açık şekilde temsil eden bir örnektir.
Hatta akla ilk gelen anlamı bile olabilir. Çünkü bu şartlar altında insanın deneyimleyeceği psikolojik ve zihinsel acılar; bir yandan aşağılanma ve zillet diğer yandan çaresizlik ve küçüklük duyguları şeklinde kendini gösterir.
Bu gibi durumlarda insan psikolojisini en çok etkileyen unsuru belirlemek zordur: Özgürlüğünü kaybetmesi mi yoksa aşağılanma ve küçüklük duygusu mu?
Zira bildiğiniz gibi bu hallerden her biri doğası ve kaynağı gereği diğerlerinden ayrılmaktadır.
Yukarıdaki açıklamanın amacı şu soruya bir cevap verebilmektir: Niçin insanların büyük bir çoğunluğu sadece eziyet ve zulüm ile fiziksel olarak karşı karşıya kaldıklarında ya da esaret ve hapis gibi açık bir şiddete maruz kaldıklarında özgürlüklerini kaybettiklerini hissederler?
Benim argümanıma göre bu gibi durumlarda insanın duyguları; özgürlüğünü kaybetmiş olmaya değil aşağılanma ve çaresizliğe odaklanır. Ancak insanlar bu duygularını, esaret ile eş olan özgürlüğünü kaybetme duygularını  fiziksel bir şekilde somutlaştırmak isterler.
İnsanlar doğaları gereği soyut anlamları yada içsel duyguları, ruhlarında var olana uygun olduğunu zannetikleri somut şekillerle tasavvur etmeye meyillidirler.
Çünkü anlam ve duyguları mutlak soyut bir durumda muhafaza etmek çoğu insanın katlanamayacağı büyük bir zihinsel ve ruhsal enerji gerektirmektedir.
Bu sözlerin önemi ve yararı nedir?
Ben de –başkaları gibi- İslam kültürümüze bakarak, çağdaş siyaset felsefesindeki emsali ile karşılaştırılabilir bir özgürlük kavramı oluşturmaya çalıştım. Ancak bu düşüncenin sadece iki anlama yani esaret\hapis ve kölelik\ubudiyete karşılık gelen açık bir imgeleminden başka bir şey bulamadım.
Bundan yola çıkarak da kavramın netliğine ve Kur’an-ı Kerim’de farklı uygulamaları ile yer almasına rağmen eski ve yeni tefsir ve fıkıh alimlerinin özgürlük ilkesine gereken önemi vermediği sonucuna ulaştım.
Belki de bu nedenle özgürlük; genel kültürümüzün özellikle de çok daha büyük ve etkili olan miras alınan bölümünde köklü bir ilkeye dönüşememiştir.
Meseleyi daha iyi açıklamak için çağdaş felsefede özgürlük kavramının içinde barındırdığı anlamlardan biri olan insana sunulan seçeneklerin çokluğunu örnek vermek istiyorum.
Fıkıh ilmi sadece dini alanda çok sayıda insan kendisi ile uğraştığı için değil insanların günlük hayatları ile en çok bağlantılı ve ilgili bir ilim olduğu için de şeriat ilimlerinin en önde gelenidir.
Bu nedenle din konusundaki hakim fıkhi anlayışın, hem şeriat ilimleri kurumlarında hem de halk arasında baskın olması şaşırtıcı değildir. Bu da onu İslam ile diğer dinler ya da İslam ile mevcut yasalar arasında sabit bir karşılaştırma modeli haline getirmektedir.
Fıkıh ilminde hangi kaynağa bakarsanız  bakın özgürlük kavramının eksik ya da var olmadığını görürsünüz.
Fıkıh ilmi; dini ve sosyal çeşitliliği, seçme hakkını tanımamakta, inanç  ile ifade özgürlüğünü kabul etmemektedir. Bu nedenle dini elit tabaka; dini metinlere getirilen yeni yorumları, içtihatları ve anlayışları hiç çekinmeden inkar ederler. Çünkü bunlar, onların hakka dair çizmiş oldukları tek suret ile çatışmaktadır.
Diğer bir deyişle fıkhi mezhebin geleneklerine bağnazca bağlı olan kimseler aslında özü ile özgürlüğü de inkar etmektedirler. Ama aynı zamanda bu inkarları ile dinin ruhuna ve yüce ilkelerine karşı davrandıkları da hiç akıllarına gelmemektedir.
Çünkü onların inandıkları özgürlük kavramının çoklu seçenek gibi bir anlamı yoktur.
Onlara göre özgürlüğü kaybetmenin tek bir anlamı vardır.
O da fiziksel aşağılanma ve zorbalıktır.