AB’de üst düzey hangi yetkili ile konuşursanız konuşun duyacağınız şey aynıdır: İran İslam Cumhuriyeti, bölgesel istikrar için en büyük tehdittir.
Almanya Şansölyesi Angela Merkel, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun İran’ın davranışlarının kabul edilemez olduğu yönündeki değerlendirmesini onaylıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İran’ın BM’nin balistik füze projesini tamamen bitirmesine yönelik kararlarına uyması gerektiği konusunda ısrar ediyor.
Bununla beraber, öncelikle böylesi politikaların var olduğunu varsayarsak, AB’nin İran’a ilişkin politikaları çelişkilerle doludur.
AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini Hanım, tüm enerjisini İran’ın çıkarları için daimî baskı fabrikaları kurmaya harcadı!
İslam Cumhuriyeti için ‘kıyıcı ve şerli Amerikan kurdu karşısında tek başına duran kırık ve muhtaç bir koyun’ imajını ortaya sürmek adına 30’u aşkın ülkeyi ziyaret etti.
Yüreğinde mollaların özel bir yer işgal ettiğinin göstergesi de şu: Başkent Tahran’ı ziyaret ettiği esnada başını Humeynici tarzda tam olarak örtüyor.
AB yetkilileri sahne arkasında bu türden davranışlara itiraz ederek Mogherini’yi çocuksu olarak nitelendiriyor.
Bununla birlikte asıl sorun, kıyafette değil, kıyafetin işaret ettiği şeydedir.
Nitekim sembolizm, siyaset alanında da edebiyat ve şiirde olduğu kadar önemlidir.
Örneğin; Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, görevinden ayrıldıktan birkaç hafta sonra İran’a giden Avrupalı üst düzey iş adamlarından oluşan bir heyete başkanlık ettiğinde Tahran’ı İslam Cumhuriyeti diye överek onu köklü istikrarın ‘kayası’ olarak nitelendiriyor;
Humeynici ‘bazı’ liderler de bunu, İran’a ve onun bölgenin farklı noktalarına yönelik tutarsız ve sorumsuz dürtülerine özgü bir Avrupalı desteği olarak yorumluyor.
Yaklaşık iki yıldır AB; İslam Cumhuriyeti’nin sahip olduğu olumsuz sonuçlardan çekinmeden istediği her şeyi yapabileceği algısını pekiştirdi.
Bununla birlikte Başkan Trump yönetimi, İran’ı bazı davranışlarını düzeltmeye mecbur eden bir dizi önlem ortaya koyduğunda AB, Amerika’nın tutumunu kabul etmeye yanaşmadı ancak Washington tarafından İran’a dayatılan tüm ekonomik yaptırımları uygulamayı sürdürdü.
AB aynı zamanda İran’a uygulanmaya devam eden ekonomik yaptırımları aşmanın bir yolunu bulmakla yükümlü bir ekip kurdu!
Net olmama ayıbını geçtim bu çifte tavır, ‘mali ve ticari işlemler için alternatif bir sistem’ kurma fikrini sonuç verdi.
Bu sistemin hedefi ise İslam Cumhuriyeti’ne petrolünü Avrupa ülkelerine satıp karşılığında Avrupa’dan mal ve hizmet satın alma imkânı sağlamak.
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Tahran’a kendisini bir şekilde küresel ticaret sistemine ‘katma’ sözü verdi.
İslam Cumhuriyeti’nin özel ve ayrıcalıklı bir muameleyi hak ettiği fikri, eski Başkan Barack Obama’nın fikriydi.
BM içerisinde Güvenlik Konseyi’ne paralel olan ve basına (5+1) olarak yansıyan bir meclis kurdu. Bu düşüncedeki niyet, uygulamak istemediği altı Güvenlik Konseyi kararını görmezden gelmesi için İran’a olanak sağlamaktı. Aynı şekilde Obama da İran’ı şartlarını uygulamaktan muaf tutmak ve İran’a özel olarak tasarlandığı açıkça söylenen ve tüm dünyada ‘Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ veya ‘İran Nükleer Anlaşması’ olarak bilinen şeyi ortaya atmak suretiyle Nükleer Silahsızlanma Sözleşmesi’ni göz ardı etti.
AB’nin İslam Cumhuriyeti’ne özgü muamelesi, Avrupa vatandaşı 20’yi aşkın kişinin hala Tahran’ın elinde rehin tutulmasını da kapsıyor. Ayrıca hatırlanacağı üzere İran’ın dört Avrupa ülkesinde gerçekleştirdiği son terör saldırılarına Avrupa’nın tepkisi soğuk olmuştu.
Garip olan şu ki İslam Cumhuriyeti’nin Avrupa’da oynadığı yıkıcı rolün altını çizen yorum, İran eski Almanya Büyükelçisi Ali Mecidi’nin sadağından çıktı.
Mecidi muhalif değil; diplomatik görevi sona erdiğinde Tahran’a dönerek emeklilik yolunda ilerlemeye başladı.
Buna rağmen Tahran’daki gazetecilere açıklama yaparak İran’ın Tahran’daki kontrol dışı öğelere atfedilemeyecek yıkıcı faaliyetleri konusunda Avrupa tarafının elinde kapsamlı deliller bulunduğuna dair düşüncesini dile getirdi.
İngiltere Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt da dahil olmak üzere Avrupalılar, İran ile çalışırlarsa İslam Cumhuriyeti’nin yasaklı kırmızı çizgileri aşmasını engelleyebileceklerine inanarak kendilerini kandırmaya çalışıyorlar.
Sorun şu ki İslam Cumhuriyeti gerçek veya hayali bu kırmızı çizgileri hiç aşmıyor. Aksine dinç ve güçlü zamanlarında Sovyetler Birliği nasıldı ise İslam Cumhuriyeti’nin stratejisi de her mümkün olduğunda uluslararası davranış ölçütlerinin %99’unu oluşturan ‘pembe çizgileri’ aşmak sadece.
Yemen’de savaşan sistemli bir İran gücü yok. Ancak Tahran, Husi isyancılara kanla ele geçirdikleri toprak parçasını ellerinde tutmaları için verdiği daimî desteği ve yardımları yoluyla geçtiğimiz yıllar boyunca bu korkunç trajediyi sürdürmeyi başardı.
İranlı son askeri danışman da Irak’taki görev yerini terk etti. Ancak arkalarında uzun yıllar boyunca İran’da yaşamış ve ülkedeki Tahran yanlısı güçlere liderlik etmek için çifte uyruk taşıyan Iraklı binlerce milis bıraktılar.
Tahran, Beyrut’taki siyasi nağmeyi kontrol etmeye çalışıyor ama İran ordusu üzerinden değil; başta Hizbullah olmak üzere toplumun tüm kesimlerinden oluşan yerel etkin güçleri kullanarak.
Suriye’deki İran askeri için verilen yaklaşık 80 binlik rakam arasından en az %10’u İran uyruğu taşıyor; diğerleri ise Afganistan, Pakistan ve Suriye’den toplanan paralı askerlerden ibaret.
İslam Cumhuriyeti, Afganistan’da bir tek kırmızı çizgiyi geçmedi. Ancak her mezhep ve etnisiteden binlerce militan görevlendirerek işlerini yürütüyor. Söz konusu topluluklardan sonuncusu da Taliban’ın ta kendisiydi.
Tahran, AB ülkelerinde kırmızı çizgiyi aşmamaya çalışıyor ama fırsatını her bulduğunda camiler, Hüseyniyeler, dini vakıflar veya ‘paravan’ hayır kurumları üzerinden ‘pembe çizgileri’ kolaylıkla geçiyor.
İslam Cumhuriyeti, yalnızca İngiltere’de vergiden tamamen muaf en az on hayır kurumuna sahip ve bunlar genellikle dünyanın dört bir yanındaki silahlı grupları finanse etmek veya kara para aklamak için kullanılıyor.
AB’nin İslam Cumhuriyeti karşısındaki zayıflığı kısmen ABD’ye karşı yerleşik düşmanlıktan kaynaklanıyor.
Bu durum gerek sağ ve gerek sol cenah olmak üzere Avrupa siyasi çevrelerinin çoğunda görülüyor. Geçen hafta Venezuela’daki mevcut krizde ABD’ye karşı düşmanca tutumun belirgin bir örneği ile karşılaştık. Bilindiği gibi Amerikan Devletleri Örgütü üyeleri, neredeyse oybirliği ile Nicolas Maduro’nun başkanlık iddiasını reddederek Juan Guaido’nun ülkenin geçici cumhurbaşkanı olmasını desteklerken AB yetkilileri ve Avrupa basını, bu olayı sevimsiz Amerika’nın jeopolitik çevresi üzerindeki etkinliğinin bir başka örneği olarak göstermeye çabaladı ve bu konuda Amerikan politikasını desteklemediklerini söylemeye başladılar.
Maduro muhalifi tarafın iki Amerika’ya neredeyse hâkim olup Donald Trump’ın tavrının yeni bir örneği olmadığını fark eder etmez de aşikâr hatalarından ötürü yüz suyunu korumak için alışıldık ikiyüzlülüğe başvurdular.
İçlerinden birkaç tanesi Maduro’ya sadece 8 gün süre tanıdı: Ya yeni başkanlık seçimlerini yapacak ya da AB’nin geçici Başkan Guaido’ya destek sunarak ABD’nin de dahil olduğu Amerikan Devletleri Örgütü’nün yaptığı gibi ondan başkanlık talep etmesi tehlikesi ile karşılaşacak.
Maduro’nun onun başkanlığının meşruluğunu tanıma seviyesine varabilecek bu şeyi kabul etmeyeceği açıktı.
Yine aynı şekilde verilen süre içerisinde yeni bir başkanlık seçimi düzenlenemeyeceği de ortadaydı.
Ayrıca meşruiyetten yoksun rejim aracılığıyla yeni seçimler gerçekleşmiş olsa bile bu seçimlerin veya sonuçlarının geçerli olmayacağı da belliydi.
Dolayısıyla Avrupa’da Amerikan karşıtı demagoji, acıklı olduğu kadar alaycı bir dış politika doğurdu.
Venezuela’nın durumu tam olarak İslam Cumhuriyeti gibi. AB’nin bugün Donald Trump politikalarına karşıtlık olarak görünen ABD karşıtlığını sahneden çekmesi gerekir.
Gözlüğünü düzeltsin de gerçekliği daha net bir şekilde görebilelim.
TT
Tahran ve pembe çizgilere riayet
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة