İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, devrimin 40. yıldönümü kutlamaları vesilesiyle bazı hükümet üyeleri ile birlikte 40 yıl önce ülkedeki devrimi yöneten Humeyni’nin türbesini ziyaret etme fırsatını kaçırmak istememiş gibi görünüyor.
Ruhani, türbede yaptığı konuşma sırasında -muhtemelen duyan herkes bu anlamı çıkarmıştır- sanki önünde toprağın altında uzanmış olan adam kendisini duyuyormuş ve ona hitap ediyormuş gibi konuştu. Bu konuşmayı duyanın aşağıda bahsedeceğimiz anlamları veya ona yakın anlamları çıkarabileceği ifadeler kullandı.
Ruhani, bu konuşmasında, ülkesinin geçmiş 40 yıl boyunca yaşadığı en zor ekonomik durum ile karşı karşıya olduğu, ne hükümetinin ne de geçmişteki hükümetlerin bunun için suçlanamayacağı, asıl suçlunun ABD ve sürekli İslam Cumhuriyeti’ne uyguladığı yaptırımları olduğu, Humeyni’nin tüm dikkatini İslam Cumhuriyeti’ne saldırmak için fırsat kollayan yabancı güçler yerine iç anlaşmazlıklara verdiği gibi ifadeler kullandı. Ruhani’nin konuşmasındaki son ifade , içeride İslam Cumhuriyeti kurmayları arasında var olan ve artan siyasi anlaşmazlıklara şöyle bir atıfta bulunuyor olsa da asıl önemli olan ekonomik durum ile ilgili olan birinci ifadesidir. Çünkü hukukçuların tabiri ile bu, açık olduğu kadar yapıcı bir ifadedir de.
Yapıcı diyoruz çünkü belirsizliğe yer vermeyecek kadar açık bir şekilde Tahran’ın tüm dünyanın önünde bilhassa ekonomik düzeyde güçlü ve sağlam bir başkent olarak görünmeye çalışırken, aslında Şah’ın düşmesinden bu yana karşı karşıya kaldığı en şiddetli ekonomik sıkıntılardan muzdarip olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Buradaki sıkıntı ile elbette yöneten ve hükmeden rejimin sıkıntısından çok, genel olarak halkın, yaşam standartları ve geçim konusunda normal vatandaşların yaşadıkları sıkıntılar kastedilmektedir.
Bu açıklamaların asıl tehlikeli yönü, bu sıkıntıları, zor ekonomik şartlardan ve ne kadar güç olduklarından bahseden, ekonominin mevcut durumu ile geçmişte ekonominin bu tür krizlerle yüz yüze kaldığı dönemlerdeki durumunu karşılaştıran Cumhurbaşkanı başta olmak üzere rejimin önde gelenlerinin değil de İran halkının her bir bireyinin hissetmesi ve yaşıyor olmasıdır.
Yine yapıcı diyoruz çünkü Cumhurbaşkanı Ruhani, Humeyni’nin türbesi önünde yaptığı konuşmada, kendisini ve hükümetini hatta bütünüyle rejimi aklayarak, bu krizin bütün sorumluluğunu ABD ile İran’ın peşini bırakmayan, her daim kuşatan ve bir an bile olsun durmayan yaptrımlarına yüklemiştir. Ruhani’nin bu sözleri, aslında Ali Hamaney’in gelecekteki hükümetlerine sunduğu bir gerekçedir.
İfadenin bu kısmına odaklandığımızda, Ruhani’nin halkına sadece çektiği zorlu hayat koşullarının devam edeceğini değil, aynı zamanda şiddetlenerek artacağını müjdelediği sonucuna ulaşabiliriz. Çünkü ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımlar, yakın bir zamanda ya da en azından Başkan Donald Trump’ın ilk görev süresinden geriye kalan son 2 yılda sona erecek gibi görünmüyor. Donald Trump’ın 2020 yılının Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerini kazanması halinde bu yaptırımların olduğu gibi hatta daha da artarak devam etmesi olasılığı da var.
Trump idaresinde dışişleri bakanlığı görevini yerine getiren Mike Pompeo, neredeyse her fırsatta yaptırımların devam edeceğini ve hatta artacağını vurgulamaktan kaçınmıyor. Washington’ın Polonya’nın başkenti Varşova’da düzenlenmesi çağrısında bulunduğu ve önümüzdeki birkaç gün içinde düzenlenecek olan konferans da ABD’nin bu yönde attığı adımlardan biridir. Aklımız bizlere Ruhani’nin devirimin 50. yıldönümünde olması gerekirken 40. yıldönümünde Humeyni’nin türbesini ziyaret etmesinin sadece türbenin sahibine ve hareketinin temelini oluşturan ilkelere bağlılığını ilan etme ve yenileme isteğinden ibaret olmadığını söylemektedir.
Bilakis bu, kendinden sonra gelecek kişilerin dikkatlerini uygulamada yapılan hatalara çekmek ve kendisinin düştüğü bu hatalara onlarında düşmesini engellemek için yapmış olduğu bir öz sorgulamadır. Ancak insanların hayatlarında deneyim birikiminin bir değeri yoktur.
Allah’ın gönderdiği elçiler ve nebiler açısından baktığımızda, örneğin; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) 40 yaşında nübüvvetle görevlendirildiğini görürüz. 40 yaşında iken insanlara ulaştırması için gökten indirilen ilahi mesaja muhatap olmuş, tam olarak bundan sonra hayatı geçmişteki olduğundan çok farklı bir hal almıştır.
Devrimler açısından baktığımızda ve devrimlerin de hayatları boyunca birçok şey gibi belirli dönemlerden geçtiğini kabul ettiğimizde, 40 yaşın devrimsel olgunluk yaşı olması gerektiğini görürüz.
Ama İran’daki hükümet, daha olgunluğun ne olduğunu bilemezken, elbette yaşadığı ve yaşamakta olduğu devrim döneminden devrimsel olgunluğa ulaşması mümkün değil. Zira bu olgunluğa ancak bir şartla ulaşılabilir, o da, devrimi gerçekleştirenler devrimin -herhangi bir devrimin- bir devrim olarak doğması, yaşaması ve ölmesinin mümkün olmadığını ve bir süre sonra atılgan devrim hanesinden sorumlu devlet hanesine geçmesi gerektiğine inandıkları zaman.
Bu vesile ile edebiyatçı İhsan Abdulkuddüs’ü zikretmek istiyorum. Kendisi Cemal Abdunnasır ve arkadaşlarının gerçekleştirdikleri 23 Temmuz 1952 Devrimi’nin 34. yıldönümünde devrimi ve hala var olup olmadığını araştırarak ulaştığı sonuçları ‘Bir Devrim Arayışı’ adlı bir kitapta yayınlamıştı.
Kitabında devrimin ünlü 6 ilkesinin tamamının ya da en azından bazılarının gerçekleşip gerçekleşmediğini görmek için tek tek araştırmış. Çünkü bir devrim başarısı hedeflerinin ya da ilkelerinin gerçekleşmesine bağlıdır. Sonuç olarak, Abdulkuddüs, bu kitabında Abdunnasır ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği devrimin güçlü ve ulusal bir ordu kurma ilkesinden başka hiçbir ilkeyi gerçekeştirmediğini ve diğer ilkelerin hayal çerçevesinde kaldığını ortaya koymuştur.
Humeyni’nin türbesini ziyareti sırasında Ruhani’nin asıl ihtiyacı olan şey de buydu. Elbette kendisi ile İhsan Abdulkuddüs arasındaki bir fark var. Zira birincisi hayalperest bir edebiyatçı, ikincisi ise doğal olarak pragmatik olması gereken bir politikacıdır. Ruhani gibi bir politikacının görevi; politikasında ya da devriminde imkansız olandan vazgeçmek, mümkün olanı aramak, araştırmak ve bulduğunda ona sıkı sıkı tutunarak ona göre hareket etmektir.
Humeyni Devrimi’nin de komşu ülkelerin iç işlerine burnunu sokarak, bu ülkelere güvenliklerini, istikrarlarını bozacak ve ulusal kararlarını ele geçirecek şekilde müdahalede bulunarak, İran halkının çıkarlarına ters düşecek politikalar benimseyerek, başarılı olması mümkün değildir. Çünkü İran halkı için her ne kadar bölgede ve dünyada ülkesinin sesinin yüksek çıkması önemli olsa da asıl önemli olan bunun bedelinin kendi cebine nasıl yansıyacağıdır.
40. yıldönümünü kutlarken İran devrimi, kendini bir sorgulamaya çekmeye, en çok ihtiyacı olan devrimlerden biri gibi görünmektedir. Ama bu sorgulamayı, İhsan Abdulkuddüs’ün metodu ile değil de devriminin hedeflerinin emellerini gerçekleştirmesi için kendisine yardımcı mı olacağını, yoksa bir çıkmaz ile karşı karıya bırakarak zayıflatacağını mı sorgulayan bir araştırmacının metodu ile yapmalıdır.
Ruhani’nin türbedeki ifadeleri, devrimin 40. yıldönümünden çıkarılan sonucun ikinci seçeneğe daha yakın olduğunu, devrimin şimdiye kadar aslında ergenlik döneminde yaşadığını ve daha olgunlaşamadığını farkettiğini göstermektedir.
TT
40. yaşında hala ergenlik dönemini yaşayan devrim!
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة