İsrail seçimleri beklenen bir sonuçla yani Binyamin Netanyahu’ya bir dönem daha kazandırarak sona erdi. Bu dönemde kendisini yargılamak için bazı yasal kavgalar yaşanabilir ama kesin olan şu ki; gelecek dönemde İsrail’i aşırı sağcı bir eğilim yönetecek.
Bu sonucun illaki cesaret kırıcı olması gerekmiyor. Zira aralarında “İsrail’in generalleri” grubunun da bulunduğu öbür tarafın kazanması şimdi olduğundan çok da farklı bir sonuç doğurmayacaktı. Çünkü gerçek şu ki; İsrail toplumunun tamamı tamamen sağın en aşırı ucuna taşınmıştır. Bu da “aşırı” sağın meşruiyete çok yakın olmasını sağlamıştır. Bunun sorumlusu tamamen İsrail değildir. Çünkü bir şekilde İsrail-Filistin etkileşimleri her bir tarafın diğer taraf üzerinde keskin izler bırakmasına neden oldu ve her iki durumda da bu izler radikal renkteydi.
Bizim için önemli olan bundan sonra ne olacağıdır? Uygulamada, Netanyahu’nun zaferinin hesapları hükümetin oluşumunun önünde engel teşkil etmemektedir. Diğer yandan hükümeti kurma tarihi aynı zamanda ABD’nin yeni anlaşmasını açıklayacağı tarihe denk gelmektedir.
Burada ABD’lilerin; barış sürecini devam ettirmeyi hiçbir şekilde dile getirmediklerine, Arapların “uluslararası meşruiyet”, nihai çözüm ile ilgili planlar, müzakareler ve geçmişte ulaşılan sonuçlar hakkındaki konuşmalarına verdikleri tepkilerine de dikkat çekmeliyiz.
Görünüşe bakılırsa Rabin’in emaneti bile sahadaki yeni siyasi hareketin sahipleri için pek bir önem ifade etmemektedir. Arap tarafı için taşıdığı bütün karışıklık ve heyecan ile bu anı ilk kez yaşamamaktadır. 1977 yılında düzenlenen İsrail seçimlerinde de aşır sağcı Menahem Begin kazanmıştı. Begin; özellikle İsrail’in iç siyasetinde gerçekleştirdiği darbenin ardından radikal düşüncelerini dile getirmekten hiçbir şekilde kaçınmıyordu.
O dönemde 1973 Arap-İsrail Savaşı’nın sonuçları etkisini kaybetmiş ve Lübnan’daki iç savaş başlamıştı. Filistinliler o zamanlar Filistin davasının tasfiye edilmesinden aralarından en çok kimin sorumlu olduğunu daha bilmiyorlardı. Zamanını aşmayı, hiç kimsenin düşünemeyeceği şeyi düşünmeyi ve İsrail’in Mısır’ın bütün topraklarından çekilmesini sağlamak için farklı tarafların tepkilerine göre inisiyatif almayı sadece Enver Sedat başarmıştı. Bu tarihten sonraki 40 yıl boyunca da Sedat’ın bu inisiyatifi; savaş, uzlaşı ve barış görüşmeleri ile Arap-İsrail çatışmasının idaresinde etkin bir çerçeve oluşturdu.
Abu Dabi’de bulunan Müstakbel İleri Araştırmalar Merkezi’nin yayınladığı “Olayların Trendleri” dergisi (29. sayısında), Dr. Muhamme Abdusselam’ın “End Game- Arap-İsrail ihtilafı bu kez çözülebilecek mi?” başlığını taşıyan editör yazısı yayınladı.
Yazar başlıkta yer verdiği “bu kez” ifadesi ile kastı; İsrail hükümetinin kurulmasının ardından ABD’nin açıklaması beklenen yeni girişimdir. Bu yazı Arap-İsrail anlaşmazlığını 3 aşamada ele alıyor:
İlki; bu anlaşmazlığın “varoluşsal” ya da “merkezi” olduğu veya içinde kaza ve kaderden izler taşıdığı için hiçbir şekilde çözülemeyeceği.
İkincisi; asıl mesele farklı tarafların çıkarlarının uzlaştırılması gibi göründüğü için bu sorunun çözümünün zor olduğu ve ihtiyacı olan tek şeyin, müzakare isteği, tarafların saygı duydukları ve tarafları gerektiğinde teşvik edecek gerektiğinde de cezalandıracak bir arabulucu ile zaman olduğu.
Bütün bunların gölgeside Cenevre ve Madrid Konferansları gerçekleştirildi, bu konferansların öncesinde ve sonrasında uluslararası kararlar alındı, ikili ve çok taraflı müzakereler yürütüldü, Filistin davasının “Araplaştırılması” ile sadece Filistin-İsrail ihitlafına indirgenmesi hep birbirine karıştırıldı. Yazara göre son ve üçüncü aşama ise bu sorun çözülebilir. Çünkü nasıl ki birinci aşama tarih ve değerlere (adalet, özgürlük ve kaderini tayin etme hakkı), ikinci aşama ekonomik coğrafya ile karıştırılan siyasi coğrafya üzerine kurulu ise üçüncü aşama da anlaşmazlığın bütün yönleriyle toplumlar için gerekli işlevlere dönüştürülebileceği düşüncesine dayanmaktadır. Bu işlevselliğin gerçekleşmesi halinde zaten çatışmalara da yer kalmayacaktır. Yazarın bunu açıklamak için verdiği örnek ise şudur: Diyelim ki iki taraf arasında bir ırmağın sularının paylaşılması konusunda bir anlaşmazlık yaşanıyor. İki taraf da bu anlaşmazlığı tarihi haklar ya da ırmaklarla ilgili yasalara uygun yorumlar temelinde çözmekte ısrar ederse anlaşmazlık çözülemez. Ama sorun içme ve sulama için gerekli suyu elde etmek ise bu noktada teknoloji devreye girebilir ve deniz suyundan tatlı su elde ederek tarafların su ihtiyacından çok daha fazlasını sağlayabilir. Trump’ın beklenen yeni önerisi de kuşkusuz bu düşünceyi temel alacaktır.
Bu tür bir editör yazısının başlığının “Oyunun sonu” olması en azından modern tarihteki Arap-İsrail çatışması söz konusu olduğunda iyi bir seçim olmayabilir. Çünkü bu girişim, daha önce Sedat’ın yaptığı gibi Arapların keşfetmesi gereken bir başka oyunun başlangıcıdır.
Elbette tarih tekerrür etmemektedir ve elbette Sedat’ın ardından yaşananlarının önünü açan süpriz Kudüs ziyaretinin bugün tekrarlanması mümkün değildir. Ancak diğer tarafın reddedemeyeceği önerilere ulaşmak için araştırmak ve çaba harcamak için hala büyik bir fırsat vardır. Arap-İsrail çatışmasında bugüne kadar öne sürülmüş ve yaygın 4 ana tez bulunmaktadır:
Birincisi mevcut statükonun korunması yani İsrail egemenliğinin bugünkü haliyle devam etmesi ama aynı zamanda Filistinlilerin ekonomik durumlarının iyileştirilmesi, kendilerine daha fazla özgürlükler tanınması, A ve B noktalarından hareket edilmesi, belirli bir süre boyunca şiddetin tam ve kapsamlı bir şekilde durması karşılığında Gazze’de Filistinlilerin bir havalimanı ve limana sahip olmalarına izin verilmesidir. Bütün bunların gerçekleşmesinin ardından Gazze’nin yanında iki bölgede Filistin devleti ilan edilebilir. Bu tezin çerçevesi; iki taraf arasındaki jeo-politik düzenlemeler etrafında şekillenmektedir.
İkinci tez; 27 Mart 2002 tarihinde Arap Birliği’nin açıkladığı Arap Barış Girişimi’nin önerileridir. Bu girişim; İsrail’in 1967 yılında işgal ettiği bütün Arap topraklarından çekilmesi karşılığında Arap Birliği üyesi ülkelerinin İsrail ile ilişkilerini tam anlamıyla normalleştirilmesini önermektedir. Bu tezin çerçevesi; jeo-ekonomik olasılıklar ile geçmişte yürütülen çok taraflı müzakereleri bir araya getiren bir diğer jeopolitik formüldür. Üçüncü tez; yarısı Yahudi diğer yarısı da Filistinli Araplardan oluşan, tek bir güvenlik ve ekonomik (iş, para birimi ve vergi) birliğini temsil eden 12 milyon insanı Ürdün nehri ile Akdeniz arasındaki bölgeye yerleştiren mevcut şartlara dayanarak hem Filistinlileri hem de İsraillileri kapsayan ve ortak yaşam temeli üzerinde yükselen tek bir devlet kurulmasıdır. Bunun çerçevesini ise barış ve eşitlik içinde bir arada yaşamanın nasıl mümkün olabileceği ve gerçekliğinin ne olduğu soruları oluşturmaktadır. Dördüncüsü; yakın bir süre önce dillendirilemeye başlanan “işlevsel barış”tır. Bu tezin kendisi ile birlikte İsrail, Ürdün, Filistin, Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya’yı kapsayan Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nu kuran Mısır tarafından belki de dahaTrump, yeni girişimini açıklamadan önce hayata geçirildiğini söyleyebiliriz. Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun çerçevesini; doğalgaz ve petrolün sıvılaştırılması, taşınması, ihraç edilmesi ve üretilmesi oluşturmaktadır.
İşlevsel çözümler devletlerden çok halkları ilgilendirir. Dolayısıyla ne Filistin ne de İsrail’in bu foruma birlikte katılma konusunda hiçbir tarihi sorun ya da ikilem yaşamamışlardır. Çünkü bu tür pazarları yöneten deniz yasaları, deniz sınırlarının belirlenmesi, doğalgaz borularının mülkiyeti, ihracat kuralları dışında başka yasalar bulunmamaktadır.
Buradaki temel sorun; seçenekler ne olursa olsun ya da bu seçeneklerin arasındaki kombinasyon nasıl olursa olsun periyodik savaşların yaşanmasına, istikrarsızlığın egemen olmasına, radikalizm ve fanatizmin doğmasına neden olan, Filistinliler ile İsraillilerin doğal bir şekilde birlikte yaşamalarına engel olan mevcut statükonun hiçbir şekilde sürdürülemez olduğudur.
TT
Oyunun sonu mu yoksa başlangıcı mı?
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة