Cezayir’den Sudan’a, Libya’dan Yemen’e son aylarda Ortadoğu’da yaşanan olayları panoramik bir bakışla ele aldığımızda geleceğe götürecek yolu bilmemize yardımcı olacak birkaç ders çıkartabiliriz. Bu derslerin iki tanesi çok önemlidir:
Birinci ders; hüküm sürmekte olan Arap rejimlerinin büyük bir çoğunluğunun, sadece mutlak bir şekilde ayakta kalmasını değil, sürekliliğini de garanti edecek siyasi bir projeye dayanan sosyal, siyasi, ekonomik vb. kurumlar inşa etmek için gerçek bir çaba harcamaya önem vermiyor olmasıdır. Bu rejimler sadece askeri kurumun varlığına dayanmaktadır ki bu da, ordunun üst düzey komutanlarının her zaman rejime bağlı kalması ve ordu içerisinde ortaya çıkabilecek muhalif unsurların hemen temizlenmesi şartına bağlıdır.
Bugün Sudan’da ve son 50 yıl içerisinde birçok Arap ülkesinde orduya dayanan ve halkının taleplerini ihmal eden rejimlerin uygun zaman geldiğinde kendilerine karşı darbe yapılmasının nedeni de bizatihi kendileridir. Dolayısıyla Sudan veya Cezayir’de yaşananlar bir istisna değildir. Ordu ya da diğer devlet kurumlarının zayıf olduğu ve neredeyse ilahlaştırılan tek bir adamın iktidarı altında olan Libya gibi ülkeler ise bu tek adamın devrilmesi ile bir iç savaşa sürüklenirler.
Devrik Libya lideri Muammer Kaddafi de arkasında kaos bırakan liderlere bir örnektir. Kaddafi ordudan korktuğu için kendi alternatif birliklerini kurmuştu. Bu da rejimin devrilmesinin ardından ülkenin hızlı ve sert bir şekilde uzun süreli bir iç savaşa sürüklenmesine neden oldu. Tarihi boyunca birkaç kez temizleme ve tasfiye işlemlerine maruz kalan Suriye ordusu da sonunda; kurumsal bir kabuğa sahip ama özünde mezhepçi milis güçlerine benzeyen bir orduya dönüştü ve ülke daha sonunun yaklaşmadığını düşündüğüm yorucu bir iç savaşa sürüklendi.
Aynı şekilde Yemen’de de rejim bir yandan kendisine bağlı bir ordu inşa ederken, diğer yandan da milis güçlerin semirip gelişmesine izin verdi. Rejim güç kaybedip zayıfladığında ise bu mezhepçi milis güçler ortaya çıkarak ülkeyi birbirleri ile çatışan bölgelere ayırdılar. Lübnan’da milisler devletten çok daha güçlü ve bu silahlı milisler, uluslararası toplumun bu ülkeye karşı tutumlarında azıcık gevşek davranması halinde yeni bir iç savaş başlatmaya hazırlar.Çünkü Lübnan’da anayasal kurumlar örümceğin evinden bile daha zayıf iken ordu kendi içinde bölünmüş durumda.
Sudan ise bunun nihai olmayan son örneğidir. Siyasal İslam bayrağı altında 30 yıl hüküm süren ‘Kurtarıcı’ rejim, iktidara ilk geldiğinde birleşik olan ülkeyi bölünmüş bir şekilde bıraktı. Kurtarıcılar; Sudan’ı ikiye böldü ve muhtemel bölünmelerin tohumunu ekti. Tek derdi devleti değil partiyi korumak olan partizan milis güçleri kurdu. Sudan’ı çevresi ile geleceğine olumsuz etkileri olacak faydasız savaşlara soktu.
İkinci ders; El-Beşir’in gitmesi ile bugün, siyasal İslam’ın iktidardaki son dönemine ya da Arap toplumlarında geniş kesimleri geleceği temsil ettiği veya uygulanabilir siyasi bir projeye sahip olduğuna inandırma yeteneğini kaybetmesine tanıklık ediyor olmamızdır. ‘Kirli olana’ ulaşmak için kutsaldan yararlanma yolunun son aşaması bugün önümüzde şekillenmektedir.
Bölgemizde kirli olana ulaşmak için kutsalı kullanan sadece 2 yer kalmıştır: Birincisi; geçen 40 yıl boyunca var olan rejimin zamanının dolduğunu ve yakın bir zamanda değişeceğini düşündüğüm Tahran, ikincisi ise İslami sloganlar ile modern demokrasiyi birleştiren deneyimi, yaşadığı parlak bir dönemden sonra ‘kriz’ dönemine girmiş gibi görünen Türkiye’dir. Çünkü bu deneyim; Ankara’da kutsala dayanan hükümetin adımları ve siyasetleri nedeniyle temel gereklilikleri hızla azalan demokrasi koşullarında devam etmeyi başaramamış ve sonunda tek parti hatta tek adamın yönetimine yakın bir rejime dönüşmüştür. İktidar partisinin son yerel seçimlerde bazı büyükşehirleri kaybetmesi bu gerilemenin işaretinden başka bir şey değildir.
Siyasal İslam, kendinden önceki milliyetçi ve solcu projeler gibi dışlayıcıdır ve içerilerinde farklı olana yer yoktur. Onlar, iktidardayken solmaya başlar ve sonbahar yaprakları gibi düşerler.
Sudan siyasal İslam ile yönetildiği dönemde topraklarının yarısını, zenginliklerinin dörtte üçünden fazlasını, eğitimli ve faal insan gücünden onbinlercesini kaybetti. Ömer El-Beşir’in rejimi bu süre buyunca insanlara efsanelere yakın hayaller sattı. Suriye’de cezaevleri, on binlerce Suriye vatandaşı ile dolup taştı ve milyonlarcası evlerinden ve yurtlarından sürüldü. Libya’nın kaynakları ve zenginlikleri yağmalandı. Öyle ki BM Libya Özel Temsilcisi bile kaynaklarının sistematik bir şekilde yağmalanması nedeniyle ülkede her gün yeni bir milyonerin doğduğu açıklamasını yaptı.
Bugün ise Libya; yatay savaştan dikey savaşa geçti. Yine geçmişte Cezayir gibi bazı ülkeler; kutsal sloganlarla komşu ülkelerdeki savaşları destekleyip Arap komşularını bir düşman gibi görerek onlara karşı seferberlik ilan etmişlerdi. Bütün bunlar sadece insanların 21. yüzyıla uygun bir şekilde yaşamaya yönelik önemli taleplerini azaltmak ya da geciktirmek içindi.
Devrimlerin ardından Arap bölgesinin doğuda ve batıda küçük büyük birçok ulusun katıldığı şeye katılmaktan başka çaresi yoktur. O da; bağımsız ve referansı halk olan modern yasalardan oluşan, ilişkileri düzenleyen, toplumun farklı kesimleri arasındaki çatışmaları engelleyen sağlam bir temel üzerinde yükselen sivil, modern ve adil bir devletin temsil ettiği liberal dönemdir. İnsan hakları, sosyal sorumluluk, özgür sivil toplum kuruluşlarına sistematik bir şekilde faaliyet gösterme fırsatı sunan etik bir yapı üzerine kurulu bir yönetim biçimidir.
Bu sivil devlette; askerler ellerini siyasetten çekerek sadece vatan topraklarını dış tehditlerden korumak olan askeri görevlerine odaklanacaklardır. İçeride ise mutlaka çoğulcu olması gereken toplumun bileşenleri arasında sistematik ve modern bir danışma sistemi var olacaktır. Bu yol halihazırda zor ve basit olmayabilir ama Arap elitler bunun arzu edilen ilerleme için doğru yol olduğuna, bizden başka toplumların bunu deneyip geliştiklerine ve istikrara kavuştuklarına ikna oldukça kurtuluşumuz yakındır. Bu yola götürecek ilk adımı atıp geçmişte yaşananların farklı yüzlerle tekrarlamaması için Sudan ve Cezayir’deki gösteri ve hareketin devam etmesini sağlayan da bu çabadır.
Bu formülle; Kaddafi gibi dünyayı kurtarmak isteyen devrimcilerin sloganlarının taşıdığı tuzaklardan korunabilir ya da kaderini İran’a bağlayan Irak gibi sorunlarla boğulmayabiliriz. Suriye’de olduğu gibi muhalifleri tasfiye etmek için birçok cezaevi inşa etmek, Lübnan’da olduğu gibi temel şartların yokluğu nedeniyle hiçbir zaman gelmeyecek olan ‘bağımsızlıktan’ bahsetmek hatta Golan’da olduğu gibi bir toprak kaybı yaşamaktan kurtulabiliriz.
Bu bölgede hala halklarımızın sağ salim karaya ayak basmalarını sağlayabilecek ve kaldıraç görevi görebilecek bir model arayışındayız. Çünkü yaptığımız fedekarlıkların boyutu çok büyük ve kayıplarımız ulusal sermayelerimizin büyük bir kısmını yutmuş ve yutmaya da devam etmektedir.
Son olarak; yeni modern sivil devletler, sıradan vatandaşın olağanüstü güçlere sahip olduğunu düşünmektedir.
TT
Devrimden sonra ne yapılmalı?
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة