Vahdettin İnce
Yazar
TT

​Nuh’un gemisinin diyarında

Şırnak’a gittim. Bugüne kadar şiddetin merkezindeki bir il olması hasebiyle Şırnak acılarla, yıkımlarla hep gündemdeydi. Son zamanlarda ise seçim sonuçlarıyla gündemde. Bu yüzden Şırnak Üniversitesi “Dengbêjlik Kültürü ve Dengbêğjler” (Dengbêj: Kürtçe bir kelime olarak Türkçedeki halk ozanının karşılığı olarak kullanılır) sempozyumuna davet edince hemen kabul ettim. Hem bu güne kadar sadece televizyonlardan şiddet ve yıkım haberleriyle bildiğim Şırnak’ı yerinde görecektim hem de çok sevdiğim dengbêjleri canlı canlı dinleme imkanını bulacaktım.
Uçak Şırnak Şerafettin Elçi havaalanına indiğinde heyecanım had safhadaydı. Uzayıp giden Botan Ovası’na daldım gittim. Rektör Prof. Dr. Mehmet Emin Erkan da uçakta bizimle beraberdi. “Şırnak’a gitmeden size Cizre’yi gezdireyim” dedi. Cizre mîrlerinin konağı Birca Belek’e (Siyah beyaz burç) götürdü. Konağı saran surların bir kısmı siyah beyaz taşlarla yapıldığı için bu adı vermişler. Tabi surlar hemen hemen tamamen yıkılmış, bazı kalıntıları kalmış. Ama konağın birçok bölümü hala ayakta. Görevli elinde anahtarla gelerek bizi karanlık bir yerden geçirdi. Burası mîrin konağı dedi. Bir kat yukarı çıktık. Konağın terasından deli deli akan Dicle’yi seyrettik. Rektör, “Dicle nehri son kırk yıldır hiç böyle olmamıştı. Çok yağmur yağdı bu sene, bu yüzden nehrin debisi çok yükseldi” dedi. “Daha da yükselecek gibi” dedi, “çünkü dağlarda karlar erimeye devam ediyor.”
Dicle’nin uğultusu bir yanda, görevlinin anlattığı Mem û Zin hikayesinden kısa anekdotlar bir yanda. Adeta kendimden geçmiştim. Muhsin Kızılkaya ile birlikte bir pencerenin yanında durmuş Dicle’nin akışını seyrediyorduk. “Bu pencereyi biliyor musunuz” dedi görevli. “Bu pencere, işte şu odanın içinde” diye elini uzatarak “Mîrle satranç oynayan Mem’in kaybetmesi için Bekoyê Ewan Zîn’i bu pencereden Mem’e gösterdi” dedi. Çok mukaddes bir toprağa basmışım gibi irkildim. Mem, Zîn’i pencereden görünce aklı başından gidiyor ve Mîr satrançta Mem’i mağlup ediyor. Ödül ise “Çandilxwaz” (galip gelenin canı ne isterse)dir. Mîr’in canı kız kardeşine aşık olan Mem’i zindana atmak istemiş ve zindana atmış.
Bir kat aşağı indik. Bu sefer görevli yapının orta yerinde etrafı iç duvarlarla çevrilmiş yuvarlak bir yeri gösterdi. “İşte Mem’in atıldığı zindan budur” dedi. O duyguyu biraz olsun tatmak için zindanın ortasına çömeldim. Herhalde Mem de böyle çömelmişti diye içimden geçirdim. Mem bu zindanın şu anda bastığım orta yerinde can vermişti. Bir an için aşkın ölümünü hissetmek için Mem’ın cansız bedeninin uzandığı soğuk taşlara uzanasım geldi. Cizre’de, Botan beyinin konağında tarihe dokunuyordum. Gözle görüyor, elle temas ediyor ve zihnen içime çekiyordum. Rektör beyin çektiği bir kare fotoğrafta zindanın ortasına çömelmiş ben ve başımda bir gardiyan gibi duran Muhsin Kızılkaya görünüyordu. Sanırım dünyanın, hadi Türkiye’nin çok az yerinde böylesine canlı, vaki, somut bir tarih yaşayabilirsiniz. O kadar canlı ki fotoğraf karelerine bile yansıyor.
Birca Belek’i geride bırakıp Mederesa Sor’a (Kırmızı Medrese) gittik. Kırmızı taşlardan yapıldığı için bu ismi almış. Epey yıpranmış olmasına rağmen hala ayakta. Bu yakınlarda restorasyona başlanacakmış. Hakkari’den Duhok’a, Zaxo’ya, Gevaş’a, Miks’e kadar bölgenin din adamı ihtiyacını bu medrese karşılamış yıllarca. Ünlü Kürt şairi Melayê Cizîrî de bu medreseden icazet almış (mezun olmuş). Mezarı da medresenin müştemilatı içinde. Görevli işte bu Mela’nın mezarıdır deyince doğrusunu isterseniz neye uğradığımı şaşırdım. Dilim tutuldu. En son elimi kabrin ayakucuna koyup
“Newaya mutrib û çenge
Fîxan avîte xerçengê
Were saqî  heta kengê
Neşoyîn dil ji vê jengê”

Dizelerini terennüm ettim. Bir Fatiha okuyup çıkarken çalgıcının çengi çalarken çıkardığı nağmenin bir figan gibi yürekleri dağladığını, Sakinin sunduğu aşk şarabıyla gönül pasının silindiğini bizzat Mela’dan duymanın coşkusu içindeydim. Cizre’de başım döndü. Şu köşeden süvarileriyle Mîr çıkacak birazdan. Nasturilerle savaştan geliyormuş gibi. Ha şurası Mem’in Zîn’i ilk kez görüp aşık olduğu seyrangah olmalı. Hem Dicle’ye bakıyor, hem de gul û sosin kokuyordu. Köşkün uzak ve kuytu bir bucağında Bekoyê Ewan planlarını yapıyordu. Xelef ile Mîrêbotan cenginden kılıç ve kalkan sesleri yankılanıyordu surun burçlarından “ez xelefim…ezxelefim…” naralarıyla. Başım dönüyordu. Tarihin içinde dolanıyordum. Her taşının hikayesini biliyordum buranın. Çocukluğumdan beri dinliyordum bu taşların bizzat tanık oldukları onlarca yüzlerce hikayeyi. Bu yüzden Cizre’de biraz da çocukluğuma dokunuyordum.
Cizre’den Şırnak’a doğru yola çıktık. Çiyayê Nimêjê (Namaz dağı) sırtlarına yaşlanmış yorgun bir yolcu gibi Botan ovasını seyrediyor gibiydi. Bir yanında Herekol, bir yanında Cudi. Şırnak Botan’ın terası gibi dedim, Sanayi Odası Başkanı Osman Geliş ve kardeşi Veysi Geliş’in evlerinin terasında etrafı seyrederken.
Sempozyum çerçevesinde sunumumuzu yaptık. Botan tarzı söyleyen dengbêjlerle, serhat tarzı söyleyen dengbêjlerin söyledikleri kılamları dinlerken Şırnak’ın bu tabiatı ses olup yankılanıyordu kulaklarımda. Sempozyumda coğrafyanın fiziki yapısının toplumların karakterleri üzerinde etkisinin olduğunu söyledim. Kürtlerin yaşadığı coğrafya inişli çıkışlı. Bir yanda Ağrı Dağı yükselirken hemen dibinde Îdir Ovası yeşil bir çiçekli halı gibi uzanıveriyor. Bir yandan olanca ihtişamıyla Suphan Dağı hemen yanında nazlı nazlı çırpınan Van Gölü. İşte şurada bütün görkemiyle Namaz dağına sırtını dayamış tabiatın göz alıcı terası Şırnak yükselirken hemen aşağıda Botan’ın nazlı gelini Cizre’de Dicle hafif hafif ama derin akıyor. Bu tabiat Kürtlerde karakter olurken dengbêjlerde de inişli çıkışlı nağmelerin ağır bastığı otantik bir müziğe dönüşüyor. Bu yüzden bir dengbêji dinlerken sadece bir hadiseyi, bir aşkı, bir savaşı, bir göçü değil bir doğayı, bir dağı, bir ovayı, bir nehri, bir vadiyi…de dinliyorsunuz. Süphan’ın fırtınalı uğultusunu, Van Gölü’nün hüzünlü çırpınışını, Fırat’ın derin akışını, Dicle’nin ürkütücü sessizliğini de dinliyorsunuz.
Ve Cudi… Şırnak’ın ve belki de Ortadoğu’nun en karizmatik dağı. Nuh’un gemisi oraya oturmuş. Kaldığımız sürece başı dumanlıydı. Bölgede yaşanan yıkımlardan hüzünlüymüş gibi yüzünü göstermiyordu. Ama göründüğü kadarıyla da etkileyici ve sarsıcı bir duruşu vardı Cudi’nin. Bir dostumuz Çirav Dağına doğru bizi götürürken burası Heştan köyü dedi. Nuh’un gemisindeki seksen kişinin ilk yerleştiği köy. Heştan (heştêyan) seksenler demektir. Donup kalır insan, insanlığın bu ilk adımının atıldığı yerde. O ilk adımdan sonra insanlık nerelere kaç adım attı kim bilir. Ama atılan her adım Şırnak’ın Heştan Köyü’nde atılan bu ilk adımın tekrarı olduğunu bir düşünsenize. Sonra düşündüm, acaba Hz. Nuh bugünü görseydi, “Çocuklarım bu ilk adımdan sonra ne çok kan dökmüşsünüz” der miydi? Düşündüm ve hüzün bulutlarıyla yüzünü kapatan Cudi’ye hak verdim.
Şırnak’a gittim. Anladım ki insanlığın ilk ana rahmi olan bu görkemli kentten sadece Kürtlerin değil bütün insanların çıkaracağı çok ders var.