Hizbullah Genel Sekreteri, 22 Nisan 2019 Pazartesi günü yaptığı konuşmada Kuveyt’in “Rey” gazetesinde ‘İsrail’in partiye yapacağı savaşın yaklaştığı ve partinin de karşılaşabileceği büyük tehlikelere kendini hazırladığı, başta Nasrallah olmak üzere önde gelen liderlerin öldürülebileceği’ yönünde yer alan bilgilerin hiçbirinin kendisine ait olmadığı söyledi. Genel Sekreter, gazetede kendisine atfedilen sözlerin kendisine ait olmadığını ve şahsen savaşın gerçekleşmeyeceğine inandığını söyledi.
Bir ay önce, gazetecilerden biri Hizbullah’ta başkan yardımcısı Navaf Musevi’ye dayandırarak (o da Nasrallah'a dayandırıyor) savaşın gerçekleşeceğini söyledi. Parti Sözcüsü ise aktarılan bilginin kendilerine ait olmadığını duyurdu. Önceki ve sonraki iki söylenti arasındaki fark, Musevi'nin söylentisinde İran milislerinin ve Lübnan, Suriye ve Irak kaynaklı İrancı milislerin saldıracağının, İsrail saldırısının beklenmeyeceğinin ifade edilmiş olmasıdır. Lübnan’daki partiye yakın kaynaklardan “Rey”de yayınlamadan iki gün önce makale hakkında bilgi sahibi olmuştum. Görünen o ki Parti, askerlerini, destekçilerini ve diğer Lübnanlıları konsolide etmek ve duyguları diri tutmak istiyor. Diğer yandan ise muhalif konumda olanları korkutarak kontrol etmeyi amaçlıyor.
Her iki hadise de partiye yakın ve uzak tüm Lübnan çevrelerinde endişe yarattı. Ancak bu görüşlerin yayınlanması ve yalanlanması sırasında hiç kimsenin aklına Nasrallah’ı sorgulamak veya hesaba çekmek gelmedi. Yetkililerden biri Nasrallah’ın bu hamlelerini El-Kaide tutuklularına Guantánamo'da yapılan su işkencelerine benzetti. Boğmak yok ancak boğulma hissi veriliyor!
Bataklıkta boğulma olarak nitelendirdiğim bu "büyük sevinç" belirtisi sızıntıları sadece partiden gelmiyor. Bilakis Lübnanlı bazı yetkililerden de partiye olan bağlılıklarının ve ona olan vefalarının bir kanıtı olarak geliyor. Peki, bu partiye olan hayranlıklarını kimin karşısında ifade ediyorlar? ABD’nin karşısında!
Parti yanlısı Lübnan gazetesi El Ahbar, ABD’deki bir Lübnanlı diplomatın yazdığı gizli bir raporu yayınladı. Bu, Washington’daki Maliye Bakanlığı’nda, biri Avn’nın partisinden diğeri Lübnan Kuvvetleri’nden olmak üzere iki bakanın katıldığı bir toplantı hakkındaydı. Onlarla buluşan Amerikan yetkilisi, "Hükümetinizin partiye olan sadakati, ulusal çıkarlarınıza olan bağlılığınızdan daha fazla ve eninde sonunda bu size zarar verecek" demiş. Raporda, iki bakanın ne yanıt verdiği belirtilmiyor. Ancak rapor Lübnan Dışişleri Bakanlığı'na ulaşır ulaşmaz Bakanlık bunu olduğu gibi yayınlanması için “El Ahbar” gazetesine sızdırdı. Durum bu şekilde…
Devletin ve rejimin koruyucuları veya bir kısmı yalnızca Parti’yi ve İran'ı memnun etmek için uğraş veriyor. Her durumda sadakat göstermekle meşguller. Bunun finansal ve ekonomik durum üzerinde nasıl bir etki yaratıcığını hiçbir şekilde göz önünde bulundurmuyorlar. Neredeyse her hafta İran’a karşı ve birkaç gün önce özellikle partiye karşı hamleler var! Ancak, “direnişe” yönelik bu kahramanca tutum ortaya yeni çıkmadı. Bilakis 2016'dan beri var! Yani şimdiki dönemin başlangıcı olan uzlaşma döneminden beri…
Üst düzey yetkililer her zaman ordunun zayıf olduğunu, partinin yardımına ihtiyaç duyduklarını, partinin içeride silah kullanmadığını ve Ortadoğu’daki kriz sonlanana kadar durumun bu şekilde devam etmesi gerektiğini, İsrail’in de zaten Lübnan sınırını düşmanca saldırılırdan koruyan BM 1701 sayılı kararı ihlal ettiğini söyleyip durdu. Onların mantığına göre, “direniş” de neden ihlal etmesin ki ?!
Bu nedenle Lübnan makamlarının bu dönemde İran eksenine tam olarak entegre olma ısrarı göze çarpıyor. Parti’nin silahlarının Hıristiyanları koruduğunu düşünüyorlar. Peki, kimden koruyor?
2016'dan önce terörizmden koruduğunu iddia ettiler. Amerikalılar, Arap ve Kürt müttefikleri ile beraber Irak ve Suriye’deki “DEAŞ” unsurlarını yok edince, yetkililer yeni bir düşman arayışına girdi. Bu arada boş durmayarak Beşşar Esed'i yeniden keşfettiler. Bunun için de Suriyeli mültecilerin iadesi ve Lübnan’ın ticari çıkarlarını bahane ettiler. Bütün gayretlerini Esed'le ilişkileri yeniden kurmaya verdiler.
Lübnanlı yetkililer, Suriye'den gelen 140 kaçakçının ortaya çıkarılması haricinde hiçbir konuda açıklamada bulunmadı! Ardından Cumhurbaşkanı'nın Rusya Federasyonu ziyareti, sacayağının üçüncü kısmını oluşturdu. Başkan Putin ile 11 dakikalık bu buluşmada Suriyeli mültecilerin iadesinde Rus inisiyatifi arayışına girileceğini ve bu konuya odaklanılacağını (iyi niyetli yaklaşarak) zannettik. Ancak Cumhurbaşkanı, Rus Devlet Başkanı’ndan Doğu Ortodokslarını ve diğer Hıristiyanları korumasını talep etti. Peki, bu defa kimden koruyacak? Bilmiyoruz. Cumhurbaşkanı yeni bir düşman belirlemeli!
Azınlıkların korunması ve 'Azınlıklar Koalisyonu' sorunu, gerçeklikten ziyade bir farkındalık meselesidir. Ancak son yıllarda bu mesele daha da kötüye gitmeye başladı. 1920'de Büyük Lübnan Devleti'nin kurulmasından bu yana Marunî Hıristiyanlarınınki krizlerde daha da artan özel bir farkındalıktır. Marunî Patrikliği her zaman kendisini Lübnan’ın ve birlikte yaşamın koruyucusu saymıştır. Her zaman bir Hıristiyan siyasi ekip, Mısır ve Suudi Arabistan hakkında olumlu düşüncelere sahip olmuştur. Hıristiyan halk kitleleri, iç savaşın da etkisiyle, Krallık’ın ön ayak olduğu iç uzlaşma anlaşmasına yönelmedi. General Avn bu fırsatı ortadan kaldırdı. Ancak Patrik Sfeir her zaman böylesi bir uzlaşmadan yana oldu.
2005 yılında eski Başbakan Refik Hariri’nin suikast sonucu öldürülmesinin ardından ortaya çıkan 14 Mart Blok’u, kapsamlı bir Lübnan bilinci yaratmak için oluşturuldu. Hararetli yapısı ve büyük bir kitle tarafından desteklenmesi nedeniyle asla etkisini yitirmeyeceğini zannettik. Ancak General Avn’ın 2006’da Mar Mikhael Kilisesi’nde Hizbullah Genel Sekreteri ile olan ittifakı, yükselen bir popülist dalga oluşturdu. Öyle ki Patrik Sfeir ile dahi karşı karşıya geldi.
Her ne kadar 14 Mart Blok’u, 2008’de Beyrut’un Parti tarafından silahlı işgalinin ardından çökmüş olsa da bu bazı Lübnan Kuvvetleri’nin farkındalık yaratan tutumlarından dolayı ulusal hafızada canlı kalmaya devam etti.
Ancak General Avn ile girişilen küçük uzlaşı (2015), ardından Başbakan Hariri ile girişilen büyük uzlaşı (2016), Hıristiyan farkındalığında ciddi bozulmalar meydana getirdi. İran'ın silahı ile olan koalisyon, Hıristiyanların iktidara gelmesini sağladı. Servetlerini büyük oranda korudular. Bu nedenle, bugün Cumhurbaşkanı ve damadı tarafından yönlendirilen ve beraber hareket eden bir Hıristiyan blok var. Parti’nin silahları ve idare, devlet, İran, Beşşar Esed ve hatta şimdi Ruslar kendi yanlarında olduğu sürece Taif Anlaşması’na, anayasaya, ulusal birliğe ve bir arada yaşamaya gerek olmadığını düşünmeye başladılar!
Bu düşünme yönetimine ne ad verebiliriz ki? Buna farkındalık eksikliği mi diyelim? Ülke ekonomik çöküş tehdidiyle karşı karşıya. Tüm devlet kurumları başarısız durumda. Yasa dışı silahlarlar var. Birlikte yaşama kuralları işlevsiz hale geldi. Ülke, çıkarımıza olmayan bir devletçiğin peşine takılmış durumda. Hıristiyanlar özel statülerini koruma refleksiyle zihin karışıklığı yaşıyor. Öyle ki, Vatikan'la olan tarihsel ilişkileri dahi artık öncelik olmaktan çıkmış durumda!
Parti Genel Sekreteri, azınlık cemaatine (tüm Lübnanlıları sayı bakımından azınlık sayıyor!) savaş ve barış ustası olduğunu söylüyor. Yeni Lübnan makamları, geniş bir izleyici kitlesini arkasına alarak (maaşlarını kesmek istediklerinde önce biraz şaşırdılar sonra yeniden eski kodlarına döndüler) bunu alkışlıyor. ABD’ye ve Batı'ya meydan okuyorlar. Devlet ile devletçik arasında ayrım iyice kaybolmaya başladı. Arkadaşlıklarını, kültürlerini ve aidiyetlerini değil, paralarını istedikleri Arap turistler için de heyecanlılar. Kim bilir, belki de gelecek daha parlaktır!
TT
Savaşın tehlikeleri... Lübnan'daki "azınlıkların" seçeneği
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة