Geçtiğimiz Kasım ayında Westminster Üniversitesi şu soru etrafında ilgi çekici bir sempozyum düzenledi:
"İran için alternatif bir plan geliştirmek mümkün mü?"
Sempozyumdaki ana düşünce en basit ifadesiyle ‘İslam Devrimi’ üzerinden 40 yıl geçtikten sonra bile din adamlarının yönettiği hâkim tabakanın halen bir devlet gibi değil de bir cemaat gibi hareket etmesi ve bunun, İran’ın tüm doğal devletlerin taşıdığı olumlu ve olumsuz özellikler ile doğal bir devlet gibi davranması önünde bir engel oluşturmasıydı.
Ben sunduğum sempozyum metninde Ebulfazl el-Beyhaki (öl. m. 1077) başta olmak üzere pek çok klasik İranlı tarihçinin düşüncelerine işaret ettim. El-Beyhaki, savaşçı Türk kabilesi Gaznelilerin, İran’da iktidarı sağlamlaştırmak ve hâkim bir sülale oluşturmak için benimsediği yolun izlerini takip ediyor. Tarihçimiz bunu açıklamak için beş aşama belirlemiş.
İlk aşama, ‘sefer’. Bu noktada savaşçı lider Sebük Tegin, kendi savaş alanı çerçevesinde gelecekteki saldırıları için bir üs olarak kullanmak üzere bir toprak parçasını ele geçirmeyi başardı.
İkinci aşama el-Beyhaki’nin adlandırmasıyla ‘üstünlük’. Bu aşamada savaşçı kabile, ele geçirdiği topraklarda egemen güç olarak varlığını pekiştirdi.
Bir sonraki aşamanın adı ‘iktidar’. Bu aşama da yeni hâkim tabakanın, egemenliğine boyun eğen farklı bölgelerde gündemleri belirlemesiyle başladı.
Dördüncü aşama ‘yönetim’. Bu aşamada farklı ve çoğu zaman çatışan çıkarlar, gündemler ve taraflar arasında yasayı, düzeni ve iç savaş tehlikesini bitirmeyi güvence altına alacak şekilde hükmedebilmek için kaynağını ‘egemenlikten’ alan etkinlik kullanılıyor.
Beşinci ve son aşamanın adı ise ‘devlet’. Bu aşama, bir toplumun kanunun kalitesine bakmaksızın hukukun üstünlüğüne alışması ve halkının genel irade ve çıkarı temsil etmesi bakımından devlet kurumlarının egemenliğine saygı duyması ile mümkün.
‘Devlet’e siyasetin en yüksek hedefi ve medeniyet olarak adlandırılabilecek şeyin kurulmasının şartı olarak bakılır.
19.yy’da çoğu din adamı olmak üzere bazı Müslüman düşünürler, İslam ümmetinin devlet yapısını oluşturma konusunda başarısız olduğuna işaret ederek İslam’ın gerilemesinin ve nihayetinde Batılı güçlerin İslam topraklarına egemen olmasının başlıca sebebi olarak bunu gösterdi.
Dikkat çekici olan şu ki Osmanlılar ve Safeviler gibi imparatorluk mimarları da dahil olmak üzere İslam dünyasındaki hâkim tabaka, daha önce tarif edilen ilk dört aşamada ilerledi ancak beşinci aşamaya yani gerçek manada hukukun üstünlüğüne dayalı bir ‘devlet’ kurma aşamasına asla ulaşamadı.
Bu, çağdaş İslam ülkelerinin çoğu için de geçerli.
Çoğu durumda bu ülkeler, klasik Müslüman tarihçilerin kastettiği manada devlet kavramının bir nevi karikatürünü temsil ediyorlar.
Bazı durumlarda Afganistan’daki Taliban, Batı Afrika’da Hilafet ve Boko Haram, Irak ve Suriye’de DEAŞ örgütlerinin ‘emirliği’ ile yaşanan durumda olduğu gibi süreç, ikinci (üstünlük) veya üçüncü (iktidar) aşamada duraklıyor.
Peki, İran’da Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin kurduğu ‘imamet’ hakkında ne denebilir?
Görünüşe bakılırsa İslam Cumhuriyeti’nin “Yüce Rehberi” Ayetullah Ali Hamaney, geçen kış okumak için hazırlanan bazı metinleri okuyordu.
Geçen mart ayında yayınlanan Yeni İslam Medeniyeti Rehberi çerçevesinde Hamaney, Humeyni Devrimi’nin ilk dört aşama olan sefer, üstünlük, iktidar ve yönetimi başarı ile gerçekleştirdiğini ancak beşinci aşama yani devlet kurmada başarısız olduğunu iddia etti.
Bununla beraber Hamaney, 40 yıl olarak belirlediği zaman diliminde ‘yeni İslam medeniyetini’ kurma yönündeki hayale devlet için gerçek bir teşkilat oluşturmadan ulaşılamayacağına işaret etti.
40 sene zarfında Hamaney, kendi model devleti çerçevesinde insanlık için uyguladığı projenin başarı ve başarısızlık boyutunu değerlendirmek için belki buralarda olur.
Ben ise ‘size daha önce söylemiştim’ diyebilecek kadar hayatta kalabileceğimden şüpheli olduğum için bence en iyi yol düşüncemi şimdi açıkça belirtmektir.
Söz konusu şey, gerçek manada bir devlet için teşkilat ve kurumlar oluşturma ise Humeyni Devrimi’nin bu konudaki sicilinin Karmatilerin, Zenc Devriminin ya da Hasan Sabbah liderliğindeki Haşhaşilerin sicilinden daha parlak olması pek olası değil. Somaliland’deki Molla Abdurrahman, Svat’taki Ahund Abdulgafur, Aba Adası’ndaki Muhammed Ahmed ve son dönemlerdeki Molla Ömer ve Ebu Bekir el-Bağdadi’den bahsetmiyorum bile.
Aslında İslam tarihi, bir kabilenin, cemaatin hatta karizmatik bir kişinin dini siyasi bir projeye hizmet ettirmek üzere adam toplama aracı olarak kullandığı vakalarla dolu.
Ancak ilk iki veya üç aşamayı aşabilenler bunu dini uygun konumuna oturtup ‘devlet’ yolunda sonraki ilerleme aşamalarına geçerek başardılar.
Bazen ‘dini uygun konumuna oturtma’ meselesinin önceki müttefiklere karşı kıyım gerçekleştirme biçimini aldığı da oldu. Bazı durumlarda ise hedefe reform, rollerin yeniden tanımlanması ve hatta açıktan açığa rüşvet yoluyla ulaşılıyor. Bunun İslam tarihinde bol sayıda örneği mevcut.
En iyi durumda tarafların çoğu tarafından siyasi olanı dini olanla karıştırmanın ikisine de zarar verdiği idrak edildi. Tabi ki bu, ne anlama geldiğine bakılmaksızın laikliğin kabul edilmesi veya Atatürk Türkiyesi’nde olduğu gibi dini devlete boyun eğdirmek anlamına gelmiyor.
Bu bağlamda şunu belirtmekte fayda var ki 30’lu yıllarda İran’da bir grup düşünür, milleti modern devlete doğru yönlendirmeye çalıştı. Bunu da dini ‘gettoya’ hapsederek değil onu, yerini bilmeye ve toplumda olması gereken rolünü oynayarak despotluk hırslarından vazgeçmeye ikna ve gerektiğinde mecbur ederek yaptı. Bu plan, İran görüntüsünü modern bir devlete göre güncellerken kendisine biçilen rol çerçevesinde gelişmeye izin verilmeyle başarıya ulaşmıştı.
Ancak biz, Humeynicilerin iktidara egemen olmasının üzerinden kırk yıl geçtikten sonra bugün ulusal bir devlet olarak hareket edemeyen bir İran görüyoruz.
Öte yandan Hamaney, gerçek bir devlet kurma konusunda başarısız olunduğunu kabul ediyor. İran’da önde gelen bir Şii din adamı Ayetullah Abdullah el-Cevadi el-Amuli ise dini düzlemdeki ciddi başarısızlığa dikkat çekiyor.
Geçtiğimiz ayki düzenlenen bir sempozyumda, ‘Kırk yıl boyunca Kum havzası, kaynak niteliğinde bir tane bile kitap üretemedi. Necef havzasını bizden alırlarsa elimizde hiçbir şey kalmayacak’ ifadeleri dillendirildi.
Bu bile Humeyniciliğin İran’ı bir devlet olarak inşa edemediğini açıklar.
TT
İran ve bir başarısızlık hikâyesi
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة