Sudan'da yaşananlar dikkat çekici, zira kitleler Cumhurbaşkanı Ömer El- Beşir'i iktidardan indirmeyi başardı. İktidarda kalış süresinin uzunluğuna rağmen öncesinde kendisini garantiye alamadığı görülüyor, sözgelimi kendi şahsına ve partisine bağlı yarı milisleri harekete geçiremedi. Kitleleri kendileri dışında harekete geçiren bir mekanizma olup olmadığı bilinmemektedir ya da bildirilmemiştir veya net değildir.
Bugüne kadar, bu bir “saray darbesi” mi, yoksa kitlelerin taleplerini gerçekten destekleyen başka bir şey mi var tam olarak anlaşılamadı? Alternatif iktidar hala test aşamasında ve bir süre böyle kalacaktır. Ancak yalnızca Sudan için değil, çalkantılı bölge için de üzerinde düşünülmesi gereken çok sayıda mesele var. Sudan sahnesinden daha derin olan meseleler, çünkü bunlar Sudan ile sınırlı değil, ya da şöyle de diyebiliriz; sahnenin bir parçasıdır, ancak sahnenin tamamı değildir.
İlk mesele, bölgedeki “siyasal İslam”ın geleceği… Siyasal İslam, yalnızca Sudan'da değil, başka ülkelerde de iktidara taşıyan bir mekanizma olarak kullanıldı. Bir din olarak İslam, kitlelerin inancı olarak kalmaya devam edecektir. Ancak küçük bir zümrenin dar ve dışlayıcı düşüncesine hapsedilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Son dönemde Sudan'da, öncesinde ise Mısır’da, bu küçük zümre iktidara yürümek için İslam’ın kullanılabileceğini keşfetti.
İktidara taşınan bu küçük zümre kitlelerinin son derece kritik sorunlarına gerçek çözümler sunamadı. En fazla sundukları, sorunların çözümünü ahiret’e havale etmek oldu! Uluslararası ilişkilerde sağlıklı iletişim, üretim, ekonomi, eğitim, barınma, işsizlik ve toplumun örgütlenmesi gibi konularda doğru çözümler sunamadılar. Bilakis baskı ve ötekileştirme yoluna gittiler, çağdışı düşünceler yaydılar, hatta savaşları ateşlemeye çalıştılar.
Soru: Değişimi harekete geçirmiş Sudanlı seçkinler adil bir ulus devleti inşa etmek adına modern bir programa sahipler mi, yoksa değişim adına ortaya çıkmış diğer güçler gibiler mi? Yani ne istediğini bilen ancak elinde herhangi bir programı olmayan, sadece etrafındakileri kamplara ayıran bir seçkinler topluluğu mu?
Aslında işaret ettiğimiz bu sorun tüm Arap muhaliflerinin kronik sorunudur. Baskıcı rejimi yıkıp iktidara ulaşana dek normal davranır, sonrasında ise hemen ötekileştirmeye ve yıkmak için uğraştığı rejim gibi davranmaya başlar. Arap dünyasında değişim talep eden tüm güçler bu ikilemle karşı karşıya kaldılar. Ne yazık ki bu ikilem kısmen aşılabildi. Cezayir ve Libya'da değişim talep eden tüm güçler aynı ikilemle karşı karşıya kaldılar. Sudan tecrübesi tüm bu sıkıntılardan sonra yeni bir çözüm sunabilir bizlere. Her halükarda ihtiyatlı olmakta yarar var.
İkinci mesele: Peki ya "Siyasal İslam"ın aktivistleri ve müntesiplerinin durumu ne olacak? Varlıklarını küçümsemek yanlış olur, zira toplumsal bir karşılık bulmuş durumdalar. Bazıları siyasi düşüncelerine kilitlenmiş durumda, bazıları ise henüz doğru bir alternatif bulamadı. Bir kısmı aldatıldığının farkında, ancak insanların kalbine yakın gibi duran bazı geleneksel anlayışların musikisinin ritmine kendilerini kaptırmış durumdalar.
Bu hareketin ayrıca ülkeler bazında maddi ve manevi destekçileri var. Öte yandan bu hareket, başkalarının politik hatalarından ve sahih din anlayışına ilişkin cehaletlerinden yararlanıyor ve hareket alanını bu şekilde genişletiyor. Farklı farklı renklere sahip bu cemaatler yaklaşımlarını yeniden gözden geçirecekler mi? İşe yaramadığı kanıtlanan tüm fikirlerini -ki bu cemaatler ulus devleti tanımıyorlar, demokrasiyi de özümsemiş değiller- bırakmaları mümkün mü?
Yoksa önerilerinin çözüm olduğuna, cahiliye dönemini yaşayan iktidara! gitmenin yolunun devrim olduğuna inanmaya devam mı edecekler? Bir kısım taraftarları şiddete yönelebilirler mi? Sadece Avrupa'da değil, son zamanlarda gördüğümüz gibi Sri Lanka'da, Filipinler'de ve diğer toplumlarda Müslümanları zan altında bırakacak, uluslararası sahada Müslümanları küçük düşürecek eylemlere yönelebilirler mi?
Üçüncü mesele: Değişim rüzgârlarının estiği veya esmediği tüm Arap ülkeleri uzun zamandır, dinin ulusal gündemdeki konumuna dair ikilemle karşı karşıya bulunuyorlar. Kendisine herhangi bir kaynak sağlayamamış, programlar tasarlayamamış veya felsefeler geliştirememiş “Dini Islah” olarak adlandırılan bazı taleplere rağmen, şu ana kadar çözülememiş bir ikilemle karşı karşıyayız. Aksine, politikacılar geleneksel yöntemlerle eğitim veren kurumların kapılarında çoğalmaya ve mevcut kültürümüzde “davetçi” olarak bilinenlere medya aracılığıyla destek vermeye başladılar.
Kimse şu soruyu sorma ihtiyacı hissetmedi: Çoğunluğu Müslüman olan ve tamamının inançlı olduğu bir toplumda "davetçiler" nasıl olabilir? Davetçilerin varlığı paradoksal bir olgudur, büyük oranda inançsızların olduğu bir toplumda ihtiyaç olabilir! Ki bu da yanıltıcı bir varsayımdır. Zira bu davetçilerin çoğu Allah’ın dinini az bir bedel karşılığı satabiliyorlar. Çoğu zaman da politik bir kazanım elde etmek için dini kullanıyorlar. Son zamanlarda birçok sosyal iletişim aracını ve Arap toplumunu kullanmaya başladılar. Şu ana kadar da kültürel mirasımıza aykırı bu türden cüretkâr adımlar farkındalık yaratacak şekilde ele alınıp tartışılmadı.
Arap toplumu ağırlıklı olarak Müslüman’dır ve diğer inançlardan az sayıda kimseler vardır. Bu insan kitlesinin tümünün dinini bilmediğini, televizyon ve twitter "davetçilerine" ihtiyaçlarının olduğunu varsaymak doğru değildir. Bu davetçilerin birçoğu da zaten kifayetsiz ve sahih din anlayışına uzak kimseler. İslam'ın kendisi, kul ile Rabbi arasındaki aracıları tanımıyor. Tüm bu kavramların yerli yerine oturması, ciddi ve stratejik çabalar gerektiriyor. Dini aşırıcı uçlardan uzak tutarak sahih bir çerçeveye oturtmalıyız. Sağlıklı bir din anlayışını, dar, politik çıkar hesaplarına feda etmeden sunmalıyız.
Dördüncü mesele: Küreselleşme ve modernleşmenin ağırlığı altında, siyasal İslam tekdüze bir görüntü vermiyor. Bununla birlikte, moderniteye uyum ikilemiyle karşı karşıya kaldı, ona doğru yürüdü, ancak harekete geçirme yeteneğini kaybetti. Sadece bununla kalsa yine iyi; modernite ile başa çıkma yeteneğini de kaybetti. Günümüzde gözümüzün önünde belirgin olan şey, siyasal İslam’ın etkisinde olan ülkelerin militanlık, aşırılık ve tek adamlık tehlikesi altında olmalarıdır. İran ve Türkiye'de yaşananlar, bu türden bir anlayışın tipik tezahürleridir. Çünkü siyasal İslam’ın doğası dışlayıcıdır ve demokrasiyi içselleştirmediği için onunla sürekli çelişir. Liderini ilahlaştırma, onu her türlü hatadan tenzih etme eğilimi vardır. Radikalizm ve popülizm dalgasının vurduğu toplumlarda kamusal özgürlükleri ve sosyal adaleti yeniden inşa etmek kolay bir süreç değildir.
Seçimleri darbelere alternatif kılmak, derin bir toplumsal kültür gerektiriyor. Diktatörlüğün vurduğu devletleri modern ve gelişmiş rejimler haline getirmek elbette arzu edilen bir meseledir. Ancak unutmamak gerekir ki ilk direnç içeriden gelecektir ve katı bir blok bunu engellemeye çalışacaktır. Beşir’i iktidardan indirmekle mesele bitmiyor, bilakis bilinçli bir strateji ve derin bir kültürel çalışmayı gerekli kılıyor. Vahşi şiddet dalgasıyla yüzleşmek için neler yapılabileceği üzerinde kafa yormak gerekir.
Son söz; Cezayirliler ve Sudanlılar, barışçıl mücadelenin adil bir yönetime ulaşmanın en iyi yolu olduğunu bizzat verdikleri barışçıl mücadele ile gösterdiler. Çünkü şiddet kaybedenlerin yöntemidir. Genellikle de zorbalar galip gelir.
TT
Beşir’i devirmek yetmez
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة