Son haftalarda Avrupa’da birkaç siyaset yapıcı ve araştırmacı ile yaptığım görüşmeler bende şöyle bir izlenim uyandırdı: Olaylara Avrupa açısından bakıldığında İran, herkesin kaçmayı umduğu kâbusun biteviye tekrarı konumunda. İki yıldır Avrupa’daki pek çok kimsede bu kâbusun bittiği ve sonsuza dek ortadan kaybolduğu düşüncesi hâkimdi. Ama bugün bu kâbus, arkasında savaş kösleri eşliğinde geri döndü. Aslına bakılırsa AB’nin bu kâbusla baş edebilmek için ahenkli bir politika izleyememesi sonucu kâbus hiç bitmemişti.
Başkan Barack Obama’nın İran meselesinde dans ederek geçirdiği sekiz senenin ardından Avrupalılar, İslam Cumhuriyeti’ne ilişkin tutumu yeniden ciddi bir şekilde değerlendirme fırsatı buldu. Görünüşe bakılırsa bu durum, Avrupalıları Trump Yönetiminin benimsediği radikal tutumun ardında toplanmak zorunda bırakmış gibi.
Avrupa politikalarını belirleme merkezlerinde hâlihazırda dönen tartışmalara bakıldığında Avrupalı güçlerin Ağustos’ta Fransa’da toplanacak olan G-7 zirvesinde ağırlığını, Trump’ın ‘azami baskı’ uygulamaya dayalı politikasından yana koyması olası gözüküyor.
Resmi olmayan görüşmelerde Avrupalı siyaset mimarları ve danışmanlar, ‘azami baskı’ yaklaşımına ilişkin 3 meseleden yana endişeli olduklarını ifade ediyorlar.
Humeyni rejimini, bazı dış siyaset meselelerindeki tavrını değiştirmeye ikna etmekten başkaca hedefi olmadığı açıkça görülen bu siyasetten duyulan endişenin ilki, İran’da sistematik bir çöküşe ve öngörülemeyen sonuçları beraberinde getirecek bir rejim değişikliğine yol açıp açmayacağı ile ilgili.
Zihinlerdeki soru şu: İran’da dizginler kimin elinde olacak ve bu geniş ülkenin Ortadoğu’nun merkezinde hükümete boyun eğmeyen yeni bir toprak parçasına dönüşmeyeceğinden kim emin olabilir?
Bana kalırsa bu soru, mevcut krize yol açan sapkın bir rejimle bir çatışmaya girmekten kaçınmak amacıyla tasarlandı. Bilindiği üzere İran, kökeni 16.yy’a dayanan ve güçlü bir iktidar kültüründe çalışabilecek kadim ve köklü bir bürokratik yapıya sahip. Her ne kadar devlet yapısı, Mollalar ve avenesi eliyle ciddi zararlara uğramış olsa da tecrübe birikimi ve becerisi, ülkenin ‘otopilot’ benzeri bir sistemle kendini yönetmesini sağlamaya yeter.
İkinci endişe, İran’daki rejim değişikliğinin nihayetinde Avrupa’ya yönelecek bir mülteci seline sebep olup olmayacağı konusunda. Hele ki AB ülkelerinin halen Suriyeli mülteci akışının ardında bıraktığı sorunlarla başa çıkmada zorluk çektiği bir zamanda. İran nüfusunun Suriye nüfusunu dörde katladığı söyleniyor ki bu, Avrupa’nın böylesi bir durumda 4 kat mülteciden daha büyük bir sayı ile yüzleşeceği anlamına geliyor.
Ancak bu endişe de sağlam temellere dayanmamakta. İşin doğrusu şu ki İran, bizzat Humeyni rejiminin ilk döneminde mülteci kaynağıydı. İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın verilerine göre çoğu Avrupa ve ABD’de olmak üzere halihazırda 8 milyonu aşkın İranlı sürgünde. Ki bu sayı, İran halkının yüzde 10’unu oluşturuyor. Mevcut rejimin değiştirilmesi ve yerine daha az nefret edilen bir rejimin gelmesi belki de Saddam Hüseyin’in düşürülmesinden sonra Irak’ta olduğu gibi bazı İranlıları yurda dönmeye sevk edebilir. Saddam rejiminden kurtulduktan sonra ilk beş sene boyunca yarısı İran’da olan 3.2 milyon Iraklının Irak’a döndüğü belirtiliyor.
Tarih bize, baskı rejimlerinin ortaya çıktığı ilk on yılda mülteci püskürttüğünü söylüyor. Fidel Castro’nun iktidarı ele geçirmesinden sonra Küba’da yaşanan olayı örnek alalım. Bugün Küba’daki rejimin değişmesinin bir mülteci dalgasını başlatmanın değil, Kübalı sürgünlerin dönüşünün yolunu açacağı neredeyse kesin. Suriye’deki durum ise olağandışı idi. Esed rejimine karşı yapılan halk ayaklanması, Rusya ve İran’ın bu girişimi ezmek için müdahale etmesinden dolayı başarıya ulaşamadı.
İran söz konusu olduğunda Rusya’nın, Mollaları kurtarmak için Suriye’deki senaryoyu tekrarlamak istemesi veya tekrarlayabilmesi pek muhtemel değil. Ayrıca Suriye’de ‘İslam Cumhuriyeti’nin Suriye’de üstlendiği rolü üstlenebilecek kimse de yok.
Söz konusu endişelerden üçüncüsü ise Trump’ın uyguladığı ‘azami baskı’ politikasının savaşın fitilini ateşleme ihtimaline ilişkin. Bu çerçevede bazı Avrupalılar, savaş korkusunun İran’da aşırılık ve bağnazlık ateşini körüklediğini iddia ediyor. Önde gelen Avrupalı yetkililerden biri bana, İslam Cumhuriyeti’nin düşmanca tavırlar sergilediğini, zira ‘çok sayıda Amerikan gücü’ tarafından kuşatıldığını söyledi.
Gelgelelim bu görüş, gerçeklik zeminindeki doneleri yeterince dikkate almıyor. ABD’nin toplamda 1 milyon 280 bin aktif askerinden 170 bin tanesi hâlihazırda 66 ülkede konuşlandırılmış durumda ki bu İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en düşük seviyeyi gösteriyor. Bunların yaklaşık üçte ikisi Almanya, Japonya ve Güney Kore’de bulunuyor. İran’ı çevrelediği, bir diğer ifade ile kuşattığı söylenebilecek bölgelerdeki Amerikan askerinin sayısı 15000’i aşmaz.
Buna karşılık İran’ın Suriye ve Irak’ta aralarında Afganistanlı, Lübnanlı, Iraklı ve Pakistanlı ücretli askerlerin de bulunduğu 100 bin askeri var. Lübnan ve Yemen’deki Hizbullah ve Husi birliklerini hiç söylemeyelim isterseniz.
Bununla birlikte savaşın patlak vermesi tamamen uzak bir ihtimal de değil. Farsçada meşhur sözdür; “Kelimeler, savaşı başlatan ilk oklardır.” Mollalar ve avenesi, her gün Amerika’ya karşı sayısız ok atıyor; John Bolton, Mike Pompeo ve Brian Hook da bunlara cevap vermekten yılmıyor.
Bu laf dalaşı, gerçek bir savaşa dönüşebilir. Tarihçi Thukididis, Atina ve Sparta arasında laf dalaşı ve iki tarafın sürekli hazırlıklarının sonunda gerçek bir savaşın fitilini ateşlediğini aktarıyor (M.Ö. 431-404).
15.yy’da Portekiz ve İspanya kralları, bir haritacı tarafından haritaya yanlışlıkla çizildiği ortaya çıkan bir ada yüzünden savaşa girişti. Portekizliler, aslında var olmayan bu adayı İspanya’ya bırakmaya razı olana kadar da barış gerçekleşmedi.
Bugün Mollalar, ateşle oynuyor. Ateşle onayan, kendini yakabilir!
TT
Avrupa’nın İran konusunda üç endişesi
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة