Kasım Süleymani öldü, onunla birlikte Humeyniciliği de uğurlayın

Kasım Süleymani öldü, onunla birlikte Humeyniciliği de uğurlayın

Salı, 7 Ocak, 2020 - 11:00
Nedim Kuteyş
Lübnanlı gazeteci
 

Kasım Süleymani öldürüldü... Bu üç kelime, 2020 yılının daha ilk günlerinde Ortadoğu’da gelecek 10 yılı tarif etmeyi başardı. Sonuçları itibariyle Kasım Süleymani’nin Ortadoğu’daki birçok sahneden çekilmesi hadisesinin yol açtığı etkinin ötesinde bir etki doğuracak başka bir hadisenin varlığını hayal etmek zordur.

Süleymani, İran’ın emperyal emellerinin ve arzularının bir metaforu olmanın ötesindeydi. Durum artık Süleymani’nin yalnızca İran’ın projesinin yüzü, İran’da iktidar hiyerarşisi kapsamında sahip olduğu mevki, yetkiler veya konum ile bağlantılı değil.

Süleymani, yalnızca bir misyonun komutanı değil aynı zamanda kendisiydi. Emperyal arzular ile dogmatik ve dini projenin birbirine geçtiği projenin ta kendisiydi. O, projenin ve en aşırı haliyle Humeyniciliğin kendisiydi. Bağdat’ta öldürülen kişi, dışarıdan önce İran içerisinde projenin bizzat kendisiydi.

Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, yaptığı konuşmada, Afganistan’dan Filistin, Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’e ‘Süleymani atlasını’ detaylı bir şekilde sundu. Ancak Nasrallah’ın aceleciliği, Kasım Süleymani aracılığıyla İran’ın Yemen’deki rolünü ele verme tuzağına düşürdü. Tüm saygın uluslararası raporlar da İran’ın resmi açıklamalarının yalanladığı bu gerçeği kanıtlıyor.

Süleymani’nin rolüne ilişkin bu itirafın, rolün kendisinin suikaste uğradığı bir anda yapılmasının özel bir anlamı olacaktır. Söz konusu rol, Kasım Süleymani’nin dahiyane teorisine dayanıyordu. Buna göre İran yıkımının uzandığı her ülkede milis güçleri ile devlet kurumları birleştirilmişti. Bu öldürücü modelin en iyi örnekleri ise; Hizbullah ile Lübnan devlet kurumları, Haşdi Şabi ve Irak devletiydi.

Ortadoğu haritasında etkili olan tüm ülkeler arasında İran’ın kendisini diğerlerinden farklı kılan bir özelliği var. İran; Türkiye, Rusya, Avrupa ülkeleri, ABD, Suudi Arabistan ve BAE ya da diğer ülkeler gibi doğrudan ordularıyla var olmadan tüm cephelerde var olabilen tek ülkedir.

Irak’ta geniş çaplı eylem özgürlüğünü koruyarak devlet organlarına katılan ve meşrulaştırılan Haşdi Şabi şemsiyesi altında finansmana sahip, eğitilmiş ve İran’a bağlı 60’tan fazla Iraklı milis gücü bulunuyor. Öte yandan Suriye’de yüz binlerce yabancı savaşçı benzer onlarca Şii milis güçleri arasında dağılıyor.

Kasım Süleymani’nin dehası, memleketi Kirman’dan gelen güzel halılar gibi ustalıkla örmüş olduğu milis güçleri halısı olmasa bu mümkün olmazdı. Dolayısıyla Donald Trump’ın aldığı kararla öldürdüğü aslında bu ekolün kendisidir. İran’a her cephede aynı anda hem bulunma hem de bulunmama imkanı tanıyan bu gizemdir. Trump, İran’a inkar etmesi için büyük bir alan tanıyan Tahran projesindeki bu karışıklığı hedef aldı. ABD Büyükelçiliği önünde düzenlenen protestoları azmettiren Ketaib Hizbullah’ını (Hizbullah Tugayları) hedef almadı. Bu protestolara açıkça önderlik eden Haşdi Şabi’yi hedef almadı. Bunun yerine Bağdat’taki büyükelçiliğinin duvarına atılan: ‘Komutanımız Kasım Süleymani’ imzasını onayladı, sahibinin peşinden gitti ve onu öldürdü.

Süleymani’nin öldürülmesi, İranlıların kendisine sığındığı, bölgedeki genişlemeci ve yıkıcı projelerini onunla korudukları kalenin düşmesidir. Resmi sıfatı, bin Ladin, Bağdadi ya da Ebu Musab ez-Zerkavi gibi Kasım Süleymani’yi de takip edilmekten ve öldürülmekten kurtaramadı. Bu da terörle mücadele kurallarından birinin stratejik bir biçimde yıkılmasıdı. Nitekim, Süleymani’nin sahip olduğu bu rahatlık ve güvenin temelinde de özellikle bu gizem ve taşıdığı resmi sıfat vardı. İşte ABD’nin aldığı tasfiye kararında yeni olan nokta budur. Yani resmi bir sıfata sahip olsa da birisini ortadan kaldırmaktan kaçınmamak.

Süleymani, yolculuğunun son durağı olan ve Haşdi Şabi Başkanı Yardımcısı ve fiili lideri Ebu Mehdi el-Muhendis’in kendisini karşıladığı Bağdat’ta öldürüldü. Bağdat’a gelmeden önce Beyrut’ta Hizbullah milisleri lideri Hasan Nasrallah ile görüşmüş. Oradan Şam’a geçerek bazı kişilerle görüşmüştü.

Bir İranlı general, İran toprağı olmayan iki devlette milis güçlerin liderleri ile görüştükten sonra yine İran toprağı olmayan bir başka devletin topraklarında bir başka milis gücün lideri ile ne işi vardı?

Bu bağlamda, tasfiye operasyonları terörle mücadeleye yeni bir anlam kazandırmakta ve tam anlamıyla yeni bir döneme girdiğimizi deklare etmektedir.

Refik Hariri suikastını araştırmak için kurulan uluslararası mahkemenin kararlarından öğrendiğimize göre İran, Refik Hariri’yi çeteleri aracılığıyla öldürmüştü. Buna karşılık Trump, Refik Hariri’nin katillerini destekleyen (minumum düzeyde) organın liderini öldürdü. Bağdadi, Usame bin Ladin ya da ez-Zerkavi’nin öldürüldüğü, Saddam Hüseyin’in tutuklandığı günkü gibi bir basın toplantısı düzenleyerek suikastın arkasında olduğunu açıkça ifade etti.

Bir devlet, başka bir devletin yetkililerinden birine, bu kadar kolay ve basit bir şekilde nasıl suikast düzenleyebilir? Bu suikastın uluslararası hukuk açısından etkilerinden ya da uluslararası ilişkilerine yansımalarından nasıl korkmaz? Çünkü bunu yapan ABD yanıtı yeterli değil. Mesele çok daha derin ve ciddi.

Henry Kissinger, İran’ın bir devrim olduğunu ve artık bir devlet olması gerektiğini söylerdi. Trump, Süleymani’yi öldürme kararı ile bu tanımı düzeltti. Açık ve net bir şekilde uygulayarak akademik sahadan siyaset ve politika sahasına taşıdı.
Trump bu suikast ile şu mesajı verdi;

İran yalnızca bir devlet değil aynı zamanda hem bir devlet hem de bir çetedir. Daha doğrusu devlet-çete yahut devletin imkanlarına, özelliklerine ve yasalarına sahip bir çetedir. Bundan sonra ona yönelik tutumumuz bu tanım çerçevesinde olacaktır. İronik olan ise dünyanın buna itiraz etmemesiydi. İtiraz edenlerin bile bunu adet yerini bulsun diye yapmalarıydı.

Kasım Süleymani, İran’ın genişlemeci projesinin son yüzüydü. Öldürülmesi, ABD dış politika tarihinde en dahiyane kararlardan biri olarak okutulacaktır.

ABD Başkanı, İran’a karşı mücadelenin çıtasını Mollalar rejiminin kendisine ulaşma gücüne sahip olmadığı bir noktaya taşıdı. Zayıflığını ortaya çıkardı. İran bundan sonra daha rasyonelist ve akılcı olacak gibi görünüyor. Nitekim şu ana kadar verilen tepkiler de bunu gösteriyor. Bu tepkilerin sonuncusu da Nasrallah’ın Süleymani adına yaptığı anlamsız ve değersiz konuşmaydı.

Bu, Humeyni’nin 1988 yılında yudumlamak zorunda kaldığı gibi bugün İran’ın yudumlaması gereken bir başka zehirdir ve er ya da geç bu zehri yudumlayacaktır.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya