Korona ve uluslararası hukuk

Korona ve uluslararası hukuk

Salı, 14 Nisan, 2020 - 11:45
Muhammed Ali Sekkaf
Yemenli yazar

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres bir açıklamasında Kovid-19 pandemisini “75 yıl önce sona eren İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en kötü küresel kriz” olarak niteledi. Yansımalarının dünyadaki çatışmaların ve savaşların daha da alevlenmesine neden olmasından duyduğu kaygıyı dile getirdi.

Bazıları koronanın yazının başlığı olarak seçtiğimiz uluslararası hukuk ile ilişkisinin, bu salgının yansımalarının dünyadaki çatışma ve savaşların daha da alevlenmesine neden olabileceği ifadesinin abartılı olup olmadığını sorgulayabilir. Bu bağlamda Genel Sekreter’in açıklamaları, küresel barış ve güveni koruma misyonuyla kurulmuş bir BM kurumu olarak Güvenlik Konseyi’nin kendisinin de korona salgınının yansımaları ile ilgili olduğunu düşüneceği anlamına mı geliyor?

Korona salgını Çin’in Wuhan şehrinde 2019’un aralık ayında keşfedilen ve dünyayı istila eden bir virüsün neden olduğu bir pandemidir. Bu, hastalığın birey ve halk sağlığı ile ilişkisi olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla sağlık ifadesinin anlamını da açıklamak gerekiyor.

Dünya Sağlık Örgütü tüzüğünde sağlık şöyle tanımlanır:

“Sağlık; sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, aynı zamanda fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir. Her insanın temel haklarından biridir. Tüm ulusların sağlığı, barış ve güvenliğe ulaşmak için temel bir husustur. Bireyler ve devletlerin tam iş birliğine güvenmektedir.”

Bu metin ile uluslararası hukukun koronavirüs sorunu ile ilişkisi açıklığa kavuşuyor.

Sağlık; insan hakları, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve insancıl uluslararası hukuk, devletin farklı doğal afetler ya da kendi politikalarının yansımalarına karşı vatandaşlarını koruma sorumluluğuna bağlıdır. Ayrıca savaş yasaları, çevre ve korunması ile ilgili uluslararası yasalar, deniz yasaları ve çeşitli ülkelerin halk sağlığı ve küresel sağlık güvenliği gibi uluslararası hukukun diğer dallar ile doğrudan ya da dolaylı bir ilişkinin var olduğu diğer dallar ile de ilişkilidir.

Sağlık, devletlerin sahip olduğu egemenliğin merkezinde yer aldığı için birçok uluslararası hukukçunun iş birliğini gerektirir. Bu yüzden halk sağlığı ile ilgili küresel politikalar geliştirmekte başarılı olmak için kaçınılmaz olarak devletlerin kendisi ve uluslararası kurumlardaki diğer küresel aktörler ile işbirliği yapmak gerekiyor. Bu kurumlar arasında örneğin Dünya Sağlık Örgütü, Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi uluslararası STK'lar, Dünya Bankası, Dünya Ticareti İş Geliştirme Konseyi ve bizzat BM vardır. Bu bağlamda temel görevi küresel güvenlik ve barışı korumak olduğu düşünülen BM Güvenlik Konseyi’ne ve rolüne işaret etmemiz bazılarını şaşırtabilir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün uzmanlık alanı olduğu için küresel sağlık ile ilk dereceden ilgilendiğini belirttik. Bu bağlamda örgüt, 2005 yılında hastalıkların küresel düzeyde yayılmasının önüne geçmeyi, kendisine karşı korumayı, genel sağlık alanında gerekli tedbirleri alarak (ki bunlar belirli hastalıklar sınırlı kalmayıp yeni ve sürekli değişen halk sağlığı riskleri için de geçerlidir) mücadele etmeyi hedefleyen uluslararası sağlık mevzuatları oluşturdu.

Buradan yola çıkarak belirli bir ülkede herhangi bir pandemi görülmeye başladığında kendisi ile mücadele; tek bir devlet çerçevesinde ve söz konusu ülkenin ulusal yasalarına göre yürütülmemeli. Olağanüstü hal ilan edip sınırlarını kapatmasıyla sınırlı kalmamalıdır. Bilakis küresel düzeyde kolektif iş birliği gerektirmektedir. Özellikle de bu salgın uluslararası bir tehlike teşkil eden ve ekonomi, sosyal, finansal ve çevre gibi tüm alanlara yansımaları olan koronavirüs salgını gibiyse...

Dolayısıyla, salgın ile mücadele ve tedaviler, ulusal düzeyden küresel düzeye yükselmelidir. Diğer bir deyimle kuralları bir ülkeden diğerine değişen ulusal mevzuat hükümlerini uygulamaktan yukarıda işaret ettiğimiz farklı dalları ile uluslararası hukuk ilkelerini aktive etmek için çalışmaya geçilmelidir.

Bunu somutlaştırmak için ebola virüsünün Afrika’nın doğu bölgelerinde yayılmasından sonra Güvenlik Konseyi’nin 2014 yılında yayınladığı 2177 sayılı kararında, bu virüsü küresel güvenlik ve barışa bir tehdit oluşturduğunu deklare etmesini örnek verebiliriz. Güvenlik Konseyi bu kararında ebola virüsünün kontrol altına alınmaması halinde kendisinden en çok zarar görecek ilgili ülkelerin istikrarının zayıflamasına, daha fazla sivil huzursuzluklara ve toplumsal gerginliklere, siyasi ve güvenlik koşullarının çökmesine neden olmasından duyduğu korkuları dile getirmişti.

Konsey, üyelerine hastalıktan zarar gören ülkelere acil yardım sunulmasını oybirliği ile kabul etme çağrısında bulunmuştu. Hastalıkla mücadelede Dünya Sağlık Örgütü ile iş birliği yapacak bir uluslararası acil yardım konseyinin kuruluşunu deklare etmişti.

Asıl ilginç olan Güvenlik Konseyi’nin, Afrika’nın doğusu ile sınırlı kalan ebola ile karşılaştırıldığında coğrafi olarak daha yaygın, küresel sağlık yönünden sonuçları daha korkunç, can, mal ve ekonomik (şu ana kadar triyon dolarlara ulaştı) kayıpları daha büyük olan küresel korona krizini görüşmek için bu yazının yazıldığı ana kadar halen bir araya gelememiş olmasıdır.

Güvenlik Konseyi geçici üyesi Tunus, ortaya çıkan yeni tip koronavirüsün etkilerini azaltmak için “acil uluslararası eylem” çağrısında bulunan bir karar taslağı sunmuştu. BM’deki bir diplomatik kaynağa göre bu tasarı, Konsey’in daimi olmayan on üyesi tarafından kabul edilmişti. Söz konusu karar tasarısında Konsey’in “İş, ulaşım ve ticari faaliyetlere getirilen kısıtlamalar, izolasyon ve endüstriyel faaliyetlerin durdurulması nedeniyle koronavirüs salgınının dünya genelinde ekonomilere ve gıda güvenliğine etkileri konusunda endişeli” olduğunu belirtmesi önerilmişti.

Ancak Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri, Çin, ABD ve Rusya’nın çıkarlarının çatışması ve ilgilerinin farklı olması bu karar tasarısının engellenmesine neden olmuş görünüyor.

ABD, karar tasarısının Çin’i virüsün kaynağı olarak (nitekim Başkanı Donald Trump da bir konuşmasında koronavirüsünü Çin virüsü diye tanımlamıştı) belirlemesi için baskı yapmaya çalıştı. Bu, böyle bir durumda Çin’in karar tasarısına karşı veto hakkını kullanacağı anlamına geliyor.

Rusya ise karar tasarısının salgınla daha iyi mücadele için yaptırımların kaldırılmasını da içermesini istedi. Buna da ABD karşı olduğu için veto hakkını kullanabilirdi.

Tarihsel olarak tıpkı Kore Savaşı döneminde olduğu gibi herhangi bir konuda Güvenlik Konseyi’nin karar alma yolları tıkandığında BM Genel Kurulu onun alternatifi olarak devreye girer. Bu nedenle 2 Nisan’da aralarında İsviçre, Endonezya, Singapur ve Norveç’in de bulunduğu altı ülke oybirliği ile yeni tip koronavirüs ile mücadelede “uluslararası iş birliği” çağrısında bulunan, salgının yol açacağı her türlü ayrımcılığı, ırkçılığı ve yabancı nefretini kınayan bir karar sundular.

BM üyesi toplam 193 ülkeden 188’i bu kararı kabul etti. Kararı kabul etmeyen beş ülke Rusya, Küba, Nikaragua, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Venezuela’ydı. Bu ülkeler, Genel Kurul’un tutumunu bir karar ile değil Moskova’nın Genel Kurul üyelerine sunduğu “açıklama” metni ile açıklamasını tercih ettiklerini duyurdular. Moskova’nın sunduğu söz konusu metin, koronavirüs ile mücadeleyi engelleyen uluslararası yaptırımların kaldırılmasına yönelik dolaylı bir talebi içeriyordu. Rusya bununla elbette Ukrayna krizi nedeniyle kendisine uygulanan yaptırımların kaldırılmasını kastediyordu. Rusya, BM Genel Kurulu’nun tamamen politik saydığı bu kararını kınadı.

BM Güvenlik Konseyi’nin görevlerinin güvenlik ve barış ile sınırlı olduğu, temel olarak sağlık ve ekonomi ile ilgili bir konunun görevleri arasında yer almadığı gerekçesi ile koronavirüs salgınına ilişkin bir karar almaması gerektiği konusunda da Rusya ve Çin’in tutumlarının ortak olduğunu gördük.

Bu iki ülke, Güvenlik Konseyi’nin 2014 yılında ebola virüsü hakkındaki 2177 sayılı kararının oybirliği ile alındığını galiba unuttu.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya