Şarkul Avsat Türkçe https://turkish.aawsat.com Şarkul El-Avsat gazetesi dünyaca en ünlü günlük Arapça gazetesi sayılır. Farklı dört kıtada bulunan 12 şehirde aynı anda basılmaktadır. http://feedly.com/icon.svg

Züccaciye dükkânında fille birlikte yaşamak

Züccaciye dükkânında fille birlikte yaşamak

Pazartesi, 18 Ekim, 2021 - 08:15

Lübnan’da Pazar günü 17 Ekim Hareketi’nin ikinci yıl dönümüydü., Beyrut Limanı’ndaki patlama olayıyla ilgili soruşturmada Şii ikilisi Hizbullah ve Emel Hareketi’nin, selefi Fadi Savan’dan sonra Yargıç Tarık Bitar’ın da davadan alınması talebiyle oluşan siyasi ortam ve sokak düzeyindeki tehlikeli ve kanlı bölünmeye denk geldi. Bu amaçla Şii ikilisi 14 Ekim'de, Bitar'ın davadan alınması çağrısında bulunan, barışçıl olduğu söylenen ancak sokak çatışmalarına sahne olan bir gösteri düzenledi. Çatişmalar, 6 kişinin ölümüne ve çok sayıda kişinin yaralanmasına yol açtı.

14 Ekim, burada tartışmayacağımız birçok sebepten dolayı bir tür beyin ölümü yaşayan ve devrim olarak adlandırılan 17 Ekim Hareketi’ne ‘merhamet vuruşunun’ indirildiği gün olarak Lübnanlıların zihninde kalıcı bir şekilde yer edecek. 17 Ekim Hareketi gerçekten ülkenin ulaştığı duruma karşı bir devrimin tohumları mıydı? Bugün verilecek cevap kesinlikle hayırdır. Yaşananlar, devrimden ziyade 50 yılı aşkın bir geçmişe sahip büyük sorunlar birikimine karşılık olarak belirli bir aşamada açığa çıkan bir hareketlenmeye daha yakın. Lübnanlıların, eski başbakan Refik Hariri'nin öldürülmesinden Suriye rejimini ve müttefiklerini sorumlu tutarak 14 Mart 2005'te Suriye ordusunun çekilmesi talebiyle benzeri görülmemiş bir gösteri düzenlediklerini unutmadık. 17 Ekim Hareketi, özellikle de 22 Kasım 2019’daki protesto gösterisi, 14 Mart gösterisini tekrarlamaya çalıştı. Ama ne yazık ki ikisi de (17 Ekim ve 22 Kasım) daha olgunlaşmadan yok edildi ve gerek iktidar gerekse muhalefetteki siyasi güçler silah diline geri döndüler. 14 Ekim olayının kıvılcımı elbette Hizbullah ve müttefiklerinin alışılmış kibirli provokasyonlarıydı. Ancak yaşananlardan kimin sorumlu olduğunu belirlemek zor. Çünkü içeri sızabilecek ve hesaplanmamış sorunlar yaratabilecek iç ve dış istihbarat taraflarının varlığını görmezden gelmek de saflık olur. Geriye birçok kişinin aklını meşgul eden şu soru kalıyor: Neden hem 2005’teki ilk hareketlenme hem de 2019'daki ikincisi başarısız oldu ve işler ülkeyi neredeyse silahlı bir iç çatışmanın eşiğine getiren bugünkü haline geldi?

Ne zaman ne de mevcut veriler, taraflara sorumluluk ve dersler dağıtmaya izin vermiyor. Ancak yaşananların ciddiyeti ve yansımaları bizi şunu söylemeye itiyor; ister iktidar ister muhalefette olsun yetkililer ve politikacılar, keza 17 Ekim Hareketi’nden doğan her tür grup, Hizbullah ve müttefiklerinin siyasetine ve silahına karşı farklı bir yaklaşım benimseyebilselerdi bundan kaçınmak mümkündü.

Liman patlamasının gizli yönlerini açığa çıkarmaya dönük samimi çabasında hepimiz Yargıç Bitar'ın yanındayız. Ancak insanlar, çoğu siyasi güç gibi temelde yanlış bir hipotezi benimsiyorlar. O hipotez de devletin olmadığı, gücüne, kurumlarına ve karar alma mekanizmalarına el konulduğu bir dönemde, devletin bazı kurum ve kuruluşlarının doğru ve sağlıklı bir şekilde çalışabileceği düşüncesidir. Diğer tüm yürütme araçları gasp edilmiş ve devlet kendi dışında bir güce tabi iken, kararlarını uygulayabilecek bağımsız bir yargının varlığına nasıl inanabilir ve ikna olabiliriz?

Lübnanlıların eski başbakan Refik Hariri ve arkadaşlarına yönelik suikast davasının uluslararası bir mahkemede görülmesi talebiyle ilgili tartışmaları ve ardından gelen şiddet ve suikastları unutacakları kadar çok zaman geçmedi. O zaman yer yerinden oynamış ve uluslararası mahkeme kurulduktan sonra bile Hizbullah, siyasi olduğu gerekçesiyle mahkemeyi tanımayı reddetmiş, kararlarını ve hükümlerini yok saymıştı. Yine uluslararası mahkeme kararının suçlamayı bir kişiyle, Selim Ayyaş ile sınırladığını ve mensubu olduğu tarafı da kapsayacak kadar ileri gidemediğini hatırlamakta fayda var. Bu da Hizbullah’ın rolünün bölgesel siyasi boyutunun öneminin ve Hizbullah’ı suçlamaya yönelik uluslararası korkunun bir göstergesidir. Bugün Beyrut Limanı patlaması davası da aynı süreci yaşıyor. Bir taraftan uluslararası yargıya intikal ettirilmemesine itiraz ediliyor diğer taraftan iç soruşturma siyasi addediliyor.

İkinci hatalı yaklaşım, Hizbullah ve ekseni ile eşit bir şekilde ülkenin yönetilebileceği kanaati ve iktidardan uzak durma düşüncesinin tamamen dışlanmasıdır. Dürzi lider Velid Canbolat daha önce de buna atıfta bulunmuş ve Saad Hariri'ye ‘ülke yönetimini onlara bırakmasını’ tavsiye etmişti. Ancak doğruluğuna rağmen çok geçmeden kendi tavsiyesini kendisi ezdi geçti. Hizbullah’ın politikalarına ve hegemonyasına karşı olanlar, ülke yönetimini müttefikleriyle birlikte ona bıraksalardı daha iyi olurdu. Çünkü bu otoriter eksene siyasi katılım, kendisine siyasi bir kalkan sağlamak, Başbakan Necib Mikati hükümetinin yaptığı gibi onun için uluslararası ilişkiler, ekonomik ve mali yardım için az da olsa kapıyı aralamaktan başka bir şey ifade etmiyor. Avrupa’nın ağırlıklı kutsamasıyla doğan hükümet, bugün Hizbullah’ın egemenliğinden kaynaklanan ilk sorun karşısında sendeliyor ve ‘ya benim istediğimi kabul edersiniz ya benim istediğimi kabul edersiniz (!)’ kuralı temelinde topal ördek olarak devam etme tehdidi altında. Hizbullah’ın istediklerini kabul etmek dışında ikinci bir seçeneği yok. Çünkü Hizbullah bu -kalkan- hükümeti düşürme riskini almayacaktır. Ancak anayasadan doğan egemenlik, kuvvetler ayrılığı, güçler ayrılığı ya da yargı bağımsızlığı gibi tüm eşanlamları tahrip ederek alıştığı gibi kesinlikle kendisine boyun eğdirecektir.

Başbakan Hariri ve hükümetleri de geçmişte aynı deneyimin sıkıntısını çekmişlerdi. Bu sıkıntı, Özgür Yurtsever Hareket ile anlaştığı, Hizbullah ile anlaşmazlığın ve sonuçlarının elini kolunu bağladığı son hükümeti zamanında doruğa ulaşmıştı. Söz konusu hükümet 2019’da 17 Ekim Hareketi’nin patlak vermesiyle düşmüştü. Ondan önce de baba Hariri, güvenlik ve dış politikayı Suriye rejimi ve müttefiklerine teslim edip ekonomiyle yetinerek aynı yaklaşımı benimsemiş ve bu denkleme karşı çıktığında da suikasta uğramıştı.

Üçüncü hatalı yaklaşım, 17 Ekim hareketinden geldi. Harekete mensup taraflar ölümcül hatalar yaptılar. İlk hata, bu grupların kendilerini başlangıçta siyasi değil de talepkâr bir hareket olarak tanımlamaları. Asıl sorunun tamamen siyasi olduğunun ayrımına varıp anladıklarında da ikinci hatayı yaptılar;  egemen sınıfın yozlaşmasına, ondan kurtulup yerini almaya odaklanmak. Züccaciye dükkanındaki filin varlığının ve bugün sorunun Lübnan’ın varlığını tehdit eden ve Lübnanlı bir elle gerçekleşen İran işgali olduğunun farkına vardıklarında, ayrıca öncelikle devleti geri almaya ve ülkeye yönelik bu yakın tehdide karşı mücadele etmeye çalışmaya odaklanılması gerektiğini idrak ettiklerinde ise birleşik bir vizyona sahip olmayan naif gruplar haline gelmişlerdi. İlgi alanları, elektrik sorunu, bankacılık krizi ve döviz kuru gibi krizin sonuçlarını tartışan entelektüel alıştırmalara ve çalışmalara odaklandı. Oysa bunun yerine bu sorunların sebeplerini tartışmaları daha yararlı olurdu. Bu sorunlarının en önemli sebeplerinden biri de Filistin silahının ülkenin sınırlarını gasp etmesine izin verildiği 1969'dan beri Lübnan'da bir devletin yokluğudur. Ardından Suriye ve bugünkü İran işgali geldi.

Dördüncü hatalı yaklaşım, iç güç dengesini değiştirmeden önümüzdeki yasama seçimlerini bir kurtuluş ipi olarak görmek ve Hizbullah'ın gerçekleştirdiği darbeler çerçevesinde düzenlemek. Mevcut gerçekler ışığında bu seçimler, 17 Ekim gruplarına mecliste birkaç sandalye kazandırabilir. Ancak aynı zamanda Hizbullah ve müttefiklerinin parlamentoda çoğunluğa sahip olmasını sağlayacağı da tartışmasız. Aynı biçimde sırf seçimler yapıldı diye naif ve kötü niyetli bir uluslararası kutsama ile mevcut işgal durumunu meşrulaştıracaktır. Lübnan'ın başına gelebilecek en tehlikeli şey de budur. Çünkü bunu muhaliflerin bu oldu bittiyi kabul etmeleri, Hizbullah egemenliğinde pay arayışları ve onun devleti içinde en güçlü olmayı düşünme takip edecektir. O zaman Hizbullah onları Lübnan'ın çehresini değiştirmeyi amaçlayan projesine hizmette kullanacaktır.

Kısaca, Hizbullah'ı müzakere masasına çekmek için mevcut tüm araçları zorlayan barışçıl, silahsız bir sivil muhalefete önderlik eden ve dar kişiliğin yanı sıra partizan hırslarından arınmış tek, birleşik bir muhalefet cephesi tek çözüm olmaya devam ediyor. Bunun dışındaki tüm çözümler, hızla intihara doğru ilerlemek demektir.  


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya