Prof.Dr. Bilal Sambur
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi
TT

İslam’da aydınlanma mümkün mü?

İslam, başlangıçtan günümüze tarihsel süreç içinde   dönemsel şartlar ve ihtiyaçlar çerçevesinde   farklı fıkıh ekolleri, itikadi mezhepler, siyasi doktrinler, tasavvufi akımlar ve felsefi anlayışlar içinde   evrilerek gelişen ve standartlaşan dini doktrinler ve tecrübeler ortaya koymuştur.  Tarihsel süreç sonucunda    teolojik, siyasal, sosyal ve kültürel açılardan çok kompleks bir İslam’ın icat edilmesi olgusuyla karşı karşıya bulunmaktayız.   İslam tecrübesinde      içtihat kapısının kapatılması kritik bir önem arz etmektedir. İçtihat kapısının kapatılması konusu, salt fıkıh alanıyla ilgili bir konu değildir. İçtihat kapısının kapatılması, fıkıh, felsefe, kelam ve tasavvuf dahil   hiçbir alanda yeni bir şeyin üretilmemesi ve tecrübe edilmemesi demektir. İçtihat kapısı, İslam’ın sürekli olarak icat edilmesini engellemek için kapatılmıştır. İçtihat kapısının kapatılması, İslam’ın kapısının kapatılması demektir. İçtihat kapısının kapatılmasının amacı, Ortaçağ’da icat edilen fıkıh ve akaidi muhafaza etmek ve onların taklit edilmesini sağlamaktır.  Ağırlıklı olarak Ortaçağ’da icat edilen fıkhı ve akaidi korumak ve taklit etmek üzere kurulan Müslüman tecrübesi, aklın faal ve fonskiyonel kullanımına yer vermemektedir.
Bin dört yüz yıllık tarihsel süreçte Müslüman tecrübesi, derin bir akıl korkusu yaşamaktadır. Müslüman zihniyetinin köklerine yerleşen akıl korkusu, çoğu zaman kolay bir şekilde akıl düşmanlığına evrilmektedir.  Müslüman zihnin akıl korkusu ve akıl düşmanlığı iki temel durumun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Birincisi akıl korkusu ve düşmanlığı, dinin entelektüel kapasitesini sığlaştırmış, darlaştırmış ve yapaylaştırmıştır. Müslüman tecrübesinde dinin entelektüel kapasitesi minimum düzeydedir ve çok sınırlıdır. İkinci olarak Müslüman tecrübesi, eleştirel düşünceden yoksundur.  Eleştirel düşüncenin yokluğu, Müslüman tecrübesini taklit ve tekrardan ibaret hale getirmiştir.  Entelektüel kapasitesi sığ ve eleştirel düşünceden yoksun olan Müslüman tecrübesi, taklit ve tekrardan ibaret olan illüzyonlardan oluşmaktadır. Kutsallaştırılan illüzyonların gölgesinde olan Müslüman tecrübesinin insanın, hayatın ve doğanın gerçekliğini anlama, kavrama ve gerçeklikle ilişki kurma yeteneği ve kapasitesi kaybolmuştur.
Müslüman zihninde akıl, çok olumsuz anlamlarla özdeşleştirilmektedir. Müslüman zihni, aklın, insanın önüne heva hevesin, hurafenin, sapkınlığın ve küfrün kapılarını açtığı ve yollarını oluşturduğu şeklinde bir algıya sahiptir. Küfrün ve sapkınlığın yolunu açıyor diye akıldan korkan ve akla düşmanlık eden Müslüman zihni, küfre götürüyor diye felsefeye de düşmanlık etmektedir.
Müslüman tecrübesi, kolaylıkla rasyonel, gerçekçi ve insani olan her şeyin karşıtı olan bir antiteze dönüşmektedir.  İslam, akıl, demokrasi, insan hakları, hukuk, barış, birey, özgürlük, kadın, eşitlik ve ilerleme konularıyla çatışma içindedir. Akla ve gerçeklikle ilgili hukukun, demokrasinin, siyasetin, barışın ve özgürlüğün reddedilmesiyle Ortaçağ teolojisinin taklit ve tekrar edilmesiyle dini statükonun korunacağı şeklinde bir illüzyon, Müslüman zihnini şekillendirmektedir.
Medeniyeti ve medeni yaşam tarzını oluşturan akıldır. Akıl, medeni hukuku, siyaseti, bilimi, felsefeyi ve ahlakı oluşturmaktadır.  Akıl ve medeniyetin karşısında duran şey, bedevilik ve akıl düşmanlığıdır. Bedeviyyet ve bedevi zihniyet, akla, bilime, hukuka, felsefeye ve sanata karşıdır. Çalışmak, üretmek ve yeniliklerin peşinde koşmak bedevi zihniyete ve yaşam tarzına aykırıdır. Bedevi zihniyet, kapalı bir zihin dünyasına sahip olmayı, servet, şehvet ve hakimiyetle ilgili arzularını ganimet ve talan yoluyla tatmin etmeyi ister.  Bedevinin gözü, hep dışarıdadır. Bedevi, dışarıda olan zenginlikleri, güçleri ve kadınları ele geçirip onlara sahip olmak ister. Medeniyet, akılla, ahlakla ve adaletle çalışmayı gerektirmektedir. Bedevilik, fanatizm, çılgınlık ve illüzyonlar üretirken, medeniyet, açıklık, makuliyet, yaratıcılık ve gerçekçiliği esas almaktadır. Bedeviliğin  akıl düşmanlığı, fanatizmin arketipsel örneklerini  oluşturmaktadır.Bedevi kültür, insan aklının  en fanatik  düşmanlarını üretmiştir.
Müslüman toplumlar, kültürlerini ve tecrübelerini tartışmadıkları gibi eleştirmemektedirler. Müslüman toplumların kültürel tartışma ve eleştiri yapmamalarının en önemli nedeni, bütün tarihsel ve sosyal tecrübelerini kutsallaştırmalarıdır. Kutsal tarihin, kutsal kültürün ve kutsal kimliğin tartışılması ve eleştirilmesi mümkün değildir. Müslüman kültüründe fıkıh ve tasavvuf alanları başta olmak üzere dini birikimin sağlıklı ve sahici bir tartışması ve eleştirisi yapılmamıştır.
Müslüman zihniyeti, akıldan korkmaktadır. Müslüman zihniyeti, kendisini akıl karşısında güvende hissetmemektedir. Dini kaynakların karşısına aklı koyan Müslüman zihniyeti, aklı referans alan bir aydınlanma olgusunu gerçekleştirmeyi başarmamıştır. Hiçbir Müslüman toplumunda aydınlanma olarak niteleyebileceğimiz bir tecrübe sözkonusu değildir.  Müslüman tecrübesi, tarihsel olarak tartışma ve eleştiri konusu yapılabilecek potansiyeli, kaynakları ve yaratıcılığı kendi içinde kurutmuştur. Aklını kullanmaya cesaret etmeyen Müslüman toplumlarda, tartışma ve eleştriri imkanlarının kıtlığı, İslam’da aydınlanma olgusunun gerçekleşmesinin imkansızlık derecesinde zor olduğunu göstermektedir.