Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Zirve ve Lübnan’ın büyük dengesizlikleri

Lübnan Dışişleri Bakanı Cibran Basil, Beyrut'taki Arap Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Zirvesi’ne Katar Emiri ile Moritanya Cumhurbaşkanı’nın dışındaki liderlerin katılım göstermediğini, Katar Emiri’nin de sadece iki saatliğine katıldığını, dolayısıyla Katar Emiri’nin Lübnan’a uygulanan ambargoyu kırdığını, Lübnan’ın da Katar’a uygulanan ambargoyu kırdığını vurguladı!
Esasında ne Lübnan ne de Katar’a ambargo uygulanmıyor;
Katar, politikalar ve güvenlik açısından dört Arap ülkesi ile ihtilaflar yaşıyor. Dolayısıyla da bu dört Arap ülkesi Katar’a boykot uyguluyor.
Öyleyse, Basil neden yaptığı açıklamalarla bu meseleyi sürekli dramatize etme ihtiyacı duyuyor?
Şayet bir ambargo ve kuşatmadan bahsedeceksek Lübnan, İran yanlısı silahlı bir parti tarafından kuşatılmış durumda.
Lübnan’ın uluslararası havaalimanı, limanları ve büyük kurumları bu silahlı parti tarafından kuşatılmıştır.
Sekiz aydan fazla bir süredir bu kuşatma nedeniyle ülkede hükümet kurulamıyor.
Basil elbette ki bu gerçekleri söyleme cesareti gösteremediği veya bu gerçekleri kabullenmek istemediği için meselenin sorumluluğunu Körfez ülkeleri ve diğer Araplara yüklemek istiyor.
Hâlbuki zirveye neredeyse tüm Arap ülkeleri liderler düzeyinde olmasa dahi katılmıştır.
Daha da ötesi, Zirve’nin giderlerini üç Körfez ülkesinin finanse ettiğini biliyoruz. Ancak Basil, Araplara iki kere sataşmak istedi: birincisi, Liderler seviyesinde katılım olmamasını ambargo/kuşatma olarak nitelerken, ikincisi de Katar’ı ambargoyu kıran ülke olarak nitelerken!
Esasında ortada bu şekilde bir sorun yoktu, Basil tarafından yaratılmış bir sorunla karşı karşıyayız ve bunlar silahlı Partiyi (Hizbullah’ı) memnun etmek için ortaya atılmış konulardır.
Ancak, liderler seviyesinde bir katılım olmamasının sorumluluğu, Basil, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Ordu Komutanı ve Meclis Başkanı’na aittir.
Meclis Başkanı Berri'ye bağlı (Şii Emel Hareketi’nin) silahlı militanları Libya'nın bayraklarını yakıp yerine Emel Hareketinin bayraklarını astıklarında hiç kimse bu militarist davranışı eleştirmedi.
Bu nedenle, Beyrut’ta güvenlikleri olmadığı sürece,  Arap yönetici ve liderleri Zirveye katılmama hakkına sahiptirler.
Zirveye katılmak üzere davet edilen bu Arap ülkesine yapılan çirkin muamele engellenebilirdi, ancak engel olunmadı.
Gelenlerin güvenliği konusundaki endişeleri gidermek gerekmez miydi? Aynı zamanda Emel lideri olan Meclis Başkanı Berri’nin amacı, Zirve’ye davet edilmeyen Esed’i memnun etmek için zirvenin yapılmasını engellemekti.
Zirvenin çağrısına cevap veren ve toplantıyı finanse eden Araplar nasıl oluyor da Lübnan'ı kuşatmış oluyorlar!?
Esasında Basil, zirvenin başarılı olmaması için büyük çaba harcadı, maksadı ise Esed, Nasrallah ve Berri'yi memnun etmek ve onların geleceğine hizmet etmekti.
(Maruni Hristiyan Özgür Yurtsever Hareketi’nin kurucusu) Cumhurbaşkanı Mişel Avn yapmış olduğu konuşmada Suriye'nin Zirve’ye katılmamasından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi.
(Avn’ın damadı ve partisinin emanetçi Genel Başkanı) Cibran Basil ise Suriye'nin yokluğundan duyduğu acı nedeniyle neredeyse helak olacaktı.
Avn, Suriye'nin yeniden inşası için bir Kalkınma ve İmar Bankasının kurulmasını önerdi.
Basil, Suriyeli mültecilere dair bir bildirge yayınlanması için herkese baskı yaptı ve yerinden edilmiş kişilere ülkelerine geri döndükten sonra da destek olmalarını ve hatta geri dönmedikleri sürece yardım etmemelerini istedi.
Ne yazık ki Avn ve Basil, çok sevdikleri Esed'in, Suriyeli sivillerin kendi yurtlarına dönmesine izin verip vermediğini bilmiyor(!) ama Basil ve Cumhurbaşkanının yakında Şam'a gidebileceğini düşünüyorum.
Meclis Başkan Berri ve Cibran Basil, zirvedeki düşük temsilden sorumludurlar.
Zirve sırasında ve sonrasındaki tutumlarıyla Cumhurbaşkanı ve Cibran Basil, zirvenin 500 milyon dolarlık destekle sınırlı kalmasına neden oldular.
Katar, Lübnan’daki finans yapısını ve ekonomiyi desteklemek için 500 milyon dolarlık hazine bonosu alacağını ilan etti. Zirveye ihtiyaç duyulmadan da gerçekleşebilecek bir destekti.
Zirveden geriye sadece Cumhurbaşkanı ve Basil’in Esed’in katılamamasından dolayı hissettikleri acılar kaldı!
Daha önce neden Basil'in sorunlar üretip, sorunların gerçek faillerini gizlediğini söylemiştik?
Elbette, Lübnan’ın kendisini içerisinde bulduğu korkunç durumdan dolayıydı, zira İran milisleri devletin bütün kurumlarına ve karar mekanizmalarına çökmüş durumdalar.
Geçtiğimiz iki yıl içinde ve hatta daha önce, Cumhurbaşkanı Avn'ın ekibi hükümete dâhil olduğunda şöyle bir taksim gerçekleştirilmişti:
Devlet politikası, kurumsal kararlar, ordu ve güvenlik güçleri Şiilere verilecek.
Hristiyanlar, Sünniler ve Dürziler arasında geri kalan pozisyonlar pay edilecek.
Basil ise bu dönemde ikinci ortak paydadan daha fazla pay alabilmek için mücadele etti.
Bazen Sünnilerden, bazen de Dürzilerden pay kapmaya çalıştı. Bakanlıklardaki ve kurumlardaki büyük pazarlıkları konuşmaya dahi gerek yok. Zira Dışişleri Bakanı’nın ekibi hala her şeyi kontrol etmeye çalışıyor ve diğer gruplar buna müdahale edemiyorlar.
Lübnan’da çatışmaların yaşandığı yıllarda anayasa kurumlarından birinde dengesizlik olduğu zaman Lübnanlılar, Hristiyanlar ve Müslümanlar olarak diğer iki kuruma dayanırlardı.
2006'dan bu yana Meclis Başkanı artık özgür değildir.
Meclis Hizbullah'ın kararıyla bir buçuk yıldan fazla bir süre kapalı kaldı. Bu son zirveden önce Meclis Başkanının kendi milislerini kullanarak zirvenin yapılmasını engellemeye çalışması, başkenti yeniden işgal etmekle tehdit etmesi, durumun pek de değişmediğini gösteriyor. Bu durumda geriye diğer iki anayasal kurum kaldı.
Cumhurbaşkanlığı kısa veya uzun süreli olarak iki defa boş kaldı; ilki Sinyora’nın başbakan olduğu dönemde, diğeri ise Sayın Tamam Selam'ın başbakan olduğu zamanda gerçekleşti.
İki adam da hassas ve dengeli bir yol takip ettiler, böylece Etnik ve Mezhepsel Topluluklardan hiçbirisi haklarının ihlal edildiğine dair bir şikâyette bulunmadılar.
Lübnan’ın Arap dünyasıyla ve diğer ülkelerle uluslararası ilişkileri de zarar görmedi.
Bununla birlikte, Cumhurbaşkanı Avn'ın seçilmesiyle Lübnan'daki etnik ve mezhep kimlikli kesimler arasındaki ilişkilerde bozulmalar meydana gelmeye başladı.
Lübnan'ın uluslararası ilişkileri de büyük zarar gördü.
Suudi Arabistan’ın Tahran Büyükelçiliği ve İsfahan Konsolosluğu'na ve saldırı gerçekleştiğinde, Basil bu menfur saldırıyı kınamaktan çekindi, hâlbuki İran hükümeti dahi saldırganların kovuşturmaya tabi tutulacağını açıklamıştı.
Basil'in Suudi Arabistan, BAE ve genel olarak Araplara yönelik tutumu hakkında birçok şeyler söylenebilir.
Öte yandan, Lübnan’ı koruyan uluslararası kararların ihlal edilmesinde bir dengesizlik yaşanmıştır.
Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı (ve bazen de Başbakan!) Hizbullah'a ihtiyaç olduğunu iddia etmekten vazgeçmediler, çünkü onlara göre ordu zayıf ve Hizbullah silahlarını ülke içinde kullanmıyor ya da onlara göre Hizbullah meselesi bölgesel bir sorundur, Lübnan bunu tek başına çözemez, Ortadoğu sorunu devam ettiği sürece bu mesele de çözülemeyecektir!
Bu nedenle, Güvenlik Konseyi uluslararası güçleri yenilemek veya sınırdaki gerilimi müzakere etmek için sürekli toplanıyor.
Suçlamalar, uluslararası kararları uygulamadığı için Lübnan’a yöneliyor. Lübnan, sınırlarını korumak istemediği için(!) Mali yardımlar ve asker sayısı iki kez azaltıldı.
Lübnan, uluslararası ilişkilerde yaşadığı dengesizliğe yeni alışmıştı ki şimdi de finansal ve ekonomik koşullardaki dengesizlikle karşı karşıya kaldı.
1950’li yılların sonlarında Cumhurbaşkanı Camille Chamoun’un Bağdat Paktı’nın yanında yer aldığı dönem (1952-1958) hariç bu şekilde bir krizle karşı karşıya kalmamıştı.
Şu anda yaşanan kriz, sadece ülkedeki milis güçler karşısında yaşanan acziyetten değil, aynı zamanda Cumhurbaşkanı’nın damadı Cibran Basil’in Cumhurbaşkanı olma hırsına şimdiden kapılmasından da kaynaklanmaktadır.
Bütün bunların ışığında, Lübnanlılar, Araplar ve uluslararası kurumlar diğer bir anayasal kurum olan Başbakanlığa bel bağlamış durumdalar. Zira Başbakan adayı Hariri, dengeleri yeniden tesis edebilecek biri olarak görülmektedir. Ancak o da neredeyse dokuz aydır hükümet kurmayı başaramadı.
Görünen o ki herkes yeni hükümetin kurulması görevini üstlenmiş durumda, özellikle Avn, Basil, hatta Emniyet Genel Müdürü konuya müdahil olmuş durumdalar, hatta denilebilir ki Hariri’den daha istekli duruyorlar!
Elbette, hükümetin kurulmasının önündeki en büyük engel Hizbullah ve Basil'dir, Ancak Hariri, Hizbullah’tan bahsetmekten kaçınıyor ve her seferinde Basil ile yakın bir müttefik olduğunu ilan ediyor.
Zirve sırasında Basil, Suriye ile ilişkiler ve Suriyeli mültecilerin geri dönüşüne ilişkin politikalar oluştururken, Lübnan Mülteci İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Muin el-Murabi, Basil’in böyle bir yetkisinin olmadığına, Suriye ve yerinden edilmiş kimselerle ilgili politikaların Bakanlar Kurulu tarafından belirlendiğe dikkati çekti.
Bir süre sonra Basil, Hariri'nin kendisiyle temasa geçtiğini ve bu konuda kendisine destek verdiğini açıkladı.
Başbakan adayı Müslümanların tepkisinden çekinmiş olmalı ki -çünkü liderlerinin Suriye’ye yönelik politikalarını değiştirdiği ve Basil’le beraber hareket ettiği zehabına katılabilirler- Başbakanlık Ofisi, Basil'e sadece el-Murabi'nin bu demeçten önce kendilerine bilgi vermediğini söylediklerini bilgisini paylaştı!
Bir ülke düşünün ki halkı parçalanmış,
Yetkilileri birbirleriyle kavga ederlerken,
Ülkelerindeki kediler aslan kesilmiş!