Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

İmkansız isteklerinin peşinde koşmaya devam eden İran

İran’daki karar alıcıların; çevreleri ile ilgili siyasi projelerinin o çevre tarafından her alanda kabul edilemez olduğunu ve biz Araplar için uygun olmadığını anlamaları için biraz zamana ihtiyaçları var. Ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsınlar Tahran’da bazıları, propagandasını yaptıkları bu siyasi projenin başarısız ve gerçekleşmesi imkansız olduğunu biliyorlar. Buna rağmen kibir ya da dalkavuklukla bu projede ısrar ediyorlar.
Arap milli duygusu; tarihi boyunca hep başkasına boyun eğmeyi reddeden gerçek bir duygudur ve Araplar hiçbir zaman bu milli duygularından vazgeçmemişlerdir. Belki de bu duygu, İranlıların ya da Türklerin ülkelerine karşı duydukları duygu ile aynıdır.
Geçen hafta haberlerde; Tahran’da bir gösteri düzenlendiği ve bu gösteride İran’da bulunan Iraklıların kovulmasının talep edildiğine yönelik bir habere yer verildi. Bu gösteri bir ilk değil. İran-Irak Savaşı zamanında İran’a sığınan Iraklılar, o günden bugüne kendilerine yönelik açık veya gizli yoğun bir hor görme ve aşağılamadan muzdariptirler. Iraklıların bazıları çaresiz oldukları için İran’da kalırken, bazıları da bu yoğun hor görülme nedeniyle çevredeki ülkelere iltica etmek zorunda kaldılar.
İranlılar ile aynı mezhepten olmaları bile Iraklıları bu hor görülme ve aşağılamadan kurtaramadı. Çünkü İranlıların Araplara karşı nefretleri eski ve ne yazık ki tarihidir. İran’daki okul kitapları, İslam’ın İran platosuna girişinden “Arap işgali” şeklinde bahseder. Bu nefretin babası cehalet, annesi ise İranlıların ulusal üstünlük duygusudur ve kendisi yani nefret, bu iğrenç ikilinin meşru kızıdır.
Yakın bir zamanda Bağdat’da da Irak’ın karar mekanizmalarını ve Iraklıların günlük hayatlarını kontrol eden artan İran nüfuzuna karşı bir ya da daha fazla gösteri düzenlenmesi uzak bir ihtimal değildir. Arap milli duygusu; yabancı ya da yakın olsun, hiç kimsenin halkını ilgilendiren işlere ortak olmasını hoş görmez. Ki bu da, hem İranlıların hem de diğer halkların yakın ya da uzak coğrafyadan olsun diğer halklara karşı hissetikleri doğal bir duygudur.
İranlı karar alıcılar bu gerçeği anladıklarında bölgemizdeki gerilim azalacak hatta belki de ortadan kalkacaktır. Bölge halkları birbirleriyle doğal, modern ve medeni ilişkiler içinde yaşayabilecektir. Bunun gerçekleşmesi için temel kural da; her ülke vatandaşlarının bağımsız olma ve bağımsız bir ülkede yaşama isteğine saygı duymaktır.
Yakın zamanda yaşanan olaylardan İran’ın Irak’ın içişlerine müdahale etmesine çok sayıda Iraklının karşı olduğunu biliyoruz. Son aylarda bu gelişmelerden bazılarına da tanıklık ettik. Bugün yönetimde bulunan ve mevcut statükodan yararlananlar tarafından, bu muhalefetin açık ve sürekli bir şekilde ortaya çıkışı baskılanıyor olabilir ama bu muhalefet er ya da geç yüzeye çıkacaktır.
Iraklı sosyolog Faleh A.Cabbar “Sarık ve Efendiler- Dini Protesto Hareketleri’nin Söylemleri ve Eylemleriyle İlgili Sosyolojik Bir Çalışma” adlı kitabında; Iraklıların,  Arap Tugayı üyelerini arklarından vurarak nasıl da daha ilk günlerde eski Baas rejiminden kurtulmaya çalıştıklarını anlatır. Saddam Hüseyin bu tugayı, kendi safında savaşmaları ve desteklemeleri için Arap (Iraklı olmayan) gruplardan kurmuştu. Bu tugayın üyelerine düzenlenen saldırılar da Iraklıların, Arapların bile onların içişlerine karışmasına karşı olduklarının bir ifadesiydi.
Arap milliyetçiliğinin babası olarak bilinen Mustafa Satı Bey’in ( Satı-El Husri) hatıratından ise şunu öğreniyoruz: Mustafa Satı Bey; Kral Birinci Faysal tarafından yirmili yıllarda Irak Eğitim Bakanlığı’na getirildiğinde Irak okullarında eğitim vermeleri için bir grup Suriyeli öğretmeni görevlendirmek istemiş. Ancak Irak halkı bu kararına karşı büyük gösteriler düzenlemiş ve şu kafa karıştırıcı sloganla buna karşı çıkmış: “Görevlendirmeden birlik”. Bunun anlamı;Irak halkının Suriye halkı ile birlik olmak istediği ama okullarda Suriyeli öğretmenler istemediğidir.
Diğer yandan Arap Baas Partisi, uzun bir zaman iki komşu ülke olan Suriye ve Irak’ı yönetmiş olmasına ve bu partinin literatüründe yer alan birliğe ve birleşmeye yönelik tumturaklı sloganlara rağmen Baasçıların iktidarda oldukları süre boyunca Bağdat ve Şam arasında var olan düşmanlık diğer hiçbir Arap başkentleri arasında yaşanmamıştır. İki ülke arasında yakınlaşmanın yaşandığı ve Mısır, Suriye ve Irak arasında bir birlik kurulması için müzakarelerin yürütüldüğü dönemde bile Iraklılar, (birliğin gerçekleşmesi) halinde diğerlerini Irak topraklarında üretilen petrol gelirlerine ortak etmeyi reddediyorlardı.
Bütün bu örnekleri hatırlatmaktan amacımız; Arap ulusal devletinin; Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulduğu ve yerleştiği şekliyle, tumturaklı sloganların bile ortadan kaldıramadığı ya da azaltamadığı gerçekçi bir kimlik ortaya çıkardığını belirtmektir.
Suriye ve Mısır arasında kurulan ve altmışlı yılların başında çöken birlik de bunun bir başka örneğidir. Çünkü bu süreç boyunca Suriye ulusalcılığı hep Mısır ulusalcılığına karşı direnmişti. Sonuç olarak ; bu direncin mekanizmaları zaten zayıf olan bu birliğin çözülmesine ve hızlı bir şekilde çökmesine neden oldu. Bütün bu eski ve yeni deneyimlerin sonuçlarını doğru bir şekilde okuyan herkes; modern devletlerde var olan ulusal ve milli duygunun diğer ülkelerin hegemonyası altında olma düşüncesine direndiği sonucuna ulaşacaktır.
Hegemonya; ulusalcılık ya da mezhepçilik gibi hangi ad altında olursa olsun, açık bir şekilde başarısızlığa mahkum bir düşüncedir. Dolayısıyla gelecekte, dışından mezhepçiliği ihraç ediyormuş gibi görünen ama özünde Fars hegemonyasına dayanan İran müdahalelerine karşı Şam, Beyrut, Bağdat ve Sana’da gösterilerin düzenlenmesi uzak bir olasılık değildir. Hatta bugün onun safında yer alan gruplar (İran’a bağlı gruplar) arasında bu egemenlik ve hegemonyanın yol açtığı aldatılmışlık ve haksızlık duyguları nedeniyle liderlere karşı çıkışlar bile görülebilir.
Milli duygunun gücü ve kökleşmesi gibi gerçekçi bir olguyu temsil eden bu düşünce, Tahran’daki karar alıcılara daha ulaşamadı. Şu ana kadar hala imkansız bir isteği kovalayanların, bir yanılsamanın peşinde koşanların etrafındaki birçok kişi, sahte olduğunu bildiği sloganlar atarak kendisini kandırmaya çalıştıklarının muhalafeti ile karşı karşıyadır. İran’daki Iraklılara karşı yapılan gösteriler buz dağının sadece görünen yüzüdür. Çünkü İran halkının geniş kesimlerinde yeni bir bilinçlenme dalgasını görmek mümkündür.
İran halkı artık yaşadıkları zor ekonomik koşulların ve uluslararası güçlerle giriştikleri faydasız mücadele ve direnişin nedeninin;Tahran mollalarının aklında bulunan ve karar alıcıların inanmak istedikleri yanılsama, komşu ülkelere yayılarak Pers İmparatorluğuna eski şanını kazandırma hayali olduğunun ayrımına varmıştır. Özellkle İran’ın ekonomik faaliyetlerinin çoğunu besleyen petrol ihracatının yasaklanması ile şiddetini arttıran ekonomik ambargo ile gerçekler artık çok daha açık ve net bir şekilde görülmektedir.
Bugün bizler şu soru ile karşı karşıyayız: Tetiğe kim daha önce basacak? Düşmanları olarak gördüklerine karşı rejim mi, yoksa İran’ın büyük şehirlerinde Sudan ve Cezayir halklarının taşıdıkları değişim taleplerini, mevcut durumun artık tahammül edilemez ve değişimin farz-ı kifaye değil farz-ı ayn olduğu sloganlarını taşıyarak gösteriler düzenleyebilecek olan İran halkı mı?
Son olarak; İran rejiminin halkın duygularını okşamak için hala kullandığı büyük yalanlardan biri de “İsrail’e karşı savaştığı” yalanıdır. Oysa bizzat rejimin önde gelenleri ve taraftarları sadece rejimin buna gücü yetmeyeceğini değil, aynı zamanda bunu istemediğini de herkesten iyi bilmektedir. İran rejimi bu sloganları ile İsrailli yöneticilerine korkuyu besleme ve buna yatırım yapma fırsatı verip Filistinlilere baskı yapmalarına yardımcı olmaktadır.