Ramazan ayının başlaması ile birlikte, Körfez ülkelerinin kültürel ortamında ve sosyal iletişim ağlarında, sözde Sahve (İslami uyanış) hareketlerinde aktif olan bazı davetçilerin önceki bazı düşüncelerinden vazgeçmeleri etrafındaki tartışma aldı başını gidiyor. Bazıları bu geri adımı “tövbe” olarak isimlendirdi.
Tartışmaya dâhil olanlar ikiye bölünmüş durumdalar; bir kısmı, bu davetçilerin gençliği yıkıma ve tehlikeli bir mecraya sürüklediklerini, dolayısıyla bunun bir karşılığı olması gerektiğini savunurken, diğer bir kısmı ise nihayetinde doğru yolu bulmalarından dolayı tövbelerinin dikkate alınması gerektiğini savunuyorlar.
Bu geri adım atma merkezi bir soruyu gündeme getiriyor: Neden bazı insanlar kötülük yapmayı seçiyor? Şiddet sorunu sadece Arap dünyasında yaşanmıyor, bilakis tüm dünyada yaşanıyor ve insani bir sorundur. Kötülük yapma, insani bir fenomendir ve birçok kültüre zarar vermiştir, bugün de zarar vermeye devam ediyor.
İnsanlığın zeki evlatları dahi şiddete bulaşabilmektedir, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana bu ikilem etrafında derinlemesine pek çok çalışma yapıldı. Araştırma, ne tür gerilimlerin şiddeti doğurduğunu ve insanları rasyonel insan tipinin niteliklerinden olmayan “nefret dolu” şeyler yapmaya zorladığını öğrenmeyi amaçlıyor. İnsanlarda şiddeti körükleyen bu gerginlik, psikolojik nedenlere mi yoksa sosyo-kültürel nedenlere mi dayanıyor?
Pek çok çalışma, şiddetin failinin genellikle "toplumunun merkezi değerlerini" savunduğuna inanıldığından, ikinci (sosyo-kültürel) olasılığa ağırlık verme eğilimindedir. Zira şiddetin failine göre kendi toplumsal değerlerlerine muhalif olan herkes kötüdür. Bazılarının "Bütün Batılılar pisliktir veya tüm Müslümanlar teröristtir" demesi gibi.
Geçen yüzyılın son üçte birlik diliminde, bölge ve Müslüman dünyası, ötekini düşmanlaştıran bir fetvalar dalgasıyla sarsıldı. Bu fetvalar sınırlı sayıdaki değerleri merkeze almıştı. “Öteki” dairesi o kadar daraltıldı ki vatandaş, komşu, hatta anne-baba bu daireye girmiş oldu.
Bu fetvaları yayanlar bir yandan çatışma biçimlerinin ortaya çıkmasından diğer yandan ise kamuoyunda farkındalığın azalmasından yararlandılar. Esasında bu durum, doğru bilgiden uzaklaşmanın neden olduğu duygusal tepkidir, sloganı ise "yeryüzünü tüm muhaliflerden temizlemek gerekir!” şeklindedir. Kendisini çevreleyen dünya ve çok kültürlülük bilgisinden uzak olmanın neden olduğu bir durumdan bahsediyoruz.
Buna şöhret arayışı içinde olan bazı davetçilerin kullandığı etkili dili de ekleyebiliriz. Geleneksel literatürden kıssalar ve menkıbeler naklederek etkili bir sosyal iletişim tekniği kullanırlar. Politik kucaklaşma teknikleri oldukça ustacadır. Bir kısım değerleri inanç sevesiye yükselterek etki alanlarını genişletirler. Herhangi bir faşist hareketin benzer şeyler yaptığını görürüz. Bazı cemaatler, Nazilerin daha önce yaptığı gibi, yasaklar dairesini alabildiğine genişlettiler. Nazi liderinin imajında bu belirgin bir durumdu; silahı eleştiren kişiye yöneltmek, söz konusu görüşün düzelmesi için yeterliydi!
Bazı sözde davetçiler, müritlerini kendisine daha fazlı bağlı kılmak için tartışmaya kapalı kendi değerlerini icat ettiler. Bu değerleri koruma hassasiyeti, Psikolojik savunma mekanizmasının kaynağı haline getirildi. Bu hassasiyet müritte her an ortaya çıkmayabilir; yeri gediğinde ve ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkacaktır. Bu değerleri koruma hassasiyeti bazen sözle, bazen davranışlarla bazen de şiddet olarak ortaya çıkar.
Kuveyt'teki Es-Sadık camisinin intihar bombacısı köyünden ayrılmamış biriydi, Kuveyt’in başka bir yerini bilmiyordu, sabıkası da yoktu. Ama İslami uyanış ( Sahve) liderleri tarafından yaratılan değerleri koruma konusunda hassasiyetleri vardı. Dindar ve muttaki bir genç -Ebeveynlerinin nitelemesi- tanımadığı masum insanları öldüren bir katile dönüşmüştü.
Son zamanlarda Sri Lanka saldırılarını düzenleyenlerin tamamı alt sınıftan değildi. Tek ihtiyaçları olan şey, kendi icat ettikleri değerler etrafında bazı hassasiyetler oluşturan bir davetçinin etkisinde kalmak. Sahip oldukları sınırlı anlayış, içinde yaşadıkları toplumun tamamını “kâfir” bir topluluk olarak görmelerine neden oldu, daha doğrusu liderleri onları böylesi bir anlayışa sürükledi. İntikam, diğer dinlerden ibadet eden kimselerin bombalanması şeklinde gerçekleşti! Davetçiye itaat ve onların “Rabbani” olarak sunduğu emirleri yerine getirmek, en etkili araçlardan biridir.
Davetçilerden birinden bir hikâye duymuştum. Bu davetçi bana, müritlerinden birinin evlendiğini ve karısıyla baş başa kalacağı ilk gecede şaşkınlık içerisinde kendisine telefon açtığını ve telefonda “ben şu an yatak odasındayım, ancak beraber olma duasını unuttum!” dediğini nakletmişti. Ben bu hikâyeyi bizzat davetçiden duymayıp güvenirliliği daha az birinden dinlemiş olsam yine inanırdım, çünkü gerçek tam da bu şekildedir.
Onları harekete geçiren ve nefrete yönlendiren de işte bu körü körüne itaat kültürüdür. Son birkaç yılda toplumumuzdaki birçok insan, evlatlarımızın bu türden sapkınlıkları takip etmekten kurtarılması adına sosyal medya üzerinden çağrılar yaptılar ve uyarıda bulundular.
Yine bazı sözde davetçiler, genç insanları silah altına alma ve onları kandırmak için başka bir yöntem kullandılar; “aidiyet grupları” kurmak. Dışa kapalı muhafazakâr kesimler tarafından sıkça kullanılan bir yöntemdir. Bugün Arap şehirlerimizin bazılarında tekrarını gördüğümüz “siyah gömlekliler” (faşizm durumunda), “kahverengi gömlekliler” (Nazi durumunda) ve nihayet Fransa'da "sarı yelekliler"! Davranışların başkalarına göre ayarlandığı, toplum ve birey için kolektif bir duygu halidir.
Körfez'deki iyilik toplulukları ve ders halkaları toplumun gözünün önünde gerçekleşen bir olguydu, takipçilerin ruhlarında, “değerlerin” korunması adına yüksek bir hassasiyet uyandırmayı amaçlıyordu. Biriken bu hassasiyet, elbette ki şu veya bu yerde şiddet olarak ortaya çıkacaktır. Bilimsel gerçekler göstermiştir ki "Değerleri koruma hassasiyeti/endişesi" duygu patlamasına neden olmakta, körü körüne şeyhine ve liderine bağlanmış kişilerde muhakeme kaybına yol açabilmektedir.
Bugün bazı batılı ülkelerde yaşanan şiddet eylemlerinin nedenlerinden biri de sözde bazı değerleri koruma konusunda gösterilen aşırı hassasiyettir. Bazı Batı toplumlarını, İngiltere gibi hoşgörülü bir ülkede bile, aşırı sağa ve fanatizme iten şey budur. Avrupa'dan çıkma(Brexıt) kampanyası, bazı değerleri kaybetme endişesini yansıtıyor. Değerleri koruma hassasiyeti bazen de yapay olabilir. Bazı toplumlarda bu hassasiyet, Ruanda veya Bosna'daki gibi iç savaşlarla sonuçlandı.
“İslami Uyanış” davetçileri, kendi cemaatlerinin dışında kalanların pahasına söz konusu psiko-sosyal ortamı yaratmada, yani kendi cemaatleri içinde duygusal bağ oluşturmada son derece yetenekliler. İşte bu durumda, kendi dışınızdaki herkesi düşmanlaştırıp hedef haline getirebilirsiniz. Psikolog Simon Baron, cemaat üyelerinde insan sevgisini yok eden duygusal halin bu olduğunu söyler.Kendi dışındaki kimselerin yollarını, davranışlarını ve kavramlarını çirkin görmek, ırkçılığa ve sonra da şiddete yol açar. “İslami Uyanış” davetçileri toplumlarımızda hala aktifler, eski tezlerini ve düşüncelerini hala terk edemediklerini düşünüyorum.
Bir kısmı önceden yaptıkları bazı çağrılardan ve taşıdıkları bazı düşüncelerden geri dönmüş olsalar da sahada varlıkları ve etkileri devam etmektedir. Belki de uygun fırsatı kolluyorlar. Hatta akıllarını kiraya vermiş müritler bu anı daha fazla kolluyorlar. Medya üzerinden aldıkları bazı dersler onları daha da motive etmişe benziyor. Sosyal medya üzerinden yaydıkları seviyesiz paylaşımlar birçok insanı hayretler içerisinde bırakmaktadır. Bazılarının tövbe etmiş olması bu gerçeği değiştirmiyor.
Son söz: “İslami Uyanış” davetçilerinin oluşturduğu bataklığı kurutmanın yolu, okullarımızda halen öğrettiğimiz ve medya üzerinden yaydığımız “merkezi değerlerin” ciddi bir şekilde yeniden gözden geçirilmesidir.
TT
Sorgulayıcı akla dönüş!
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة