Görünen ile görünmeyen arasındaki o cazip oyun; zamanın doğumundan ve insanın yürüyüşünden beri dün de bugün de yarın da hep var olmuştur.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, salı günü yeni kitabının tanıtımı için ABC kanalındaki The View programına katıldığında, kendisine New York Times gazetesinde geçen hafta yayımlanan bir rapor soruldu. Söz konusu rapor, ABD yönetiminin kapalı kapılar ardında gerçekleştirdiği toplantıları konu alıyor ve ABD Başkanı Donald Trump ile Amerikalı milyarder Jeffrey Epstein arasındaki iddia edilen ilişkilere dair büyüyen tartışmaların nasıl ele alınacağını masaya yatırıyordu. Vance, bu soruya şu yanıtı verdi: “Dürüst olmak gerekirse, Epstein dosyası söz konusu olduğunda ben biraz komplo teorisyeniyimdir; raporda da buna işaret ediliyor zaten. Hatta bazı insanlar beni gerçekten bu şekilde tanımladı.”
Program sunucularından biri, Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles’ın da daha önce kendisini bu konuda komplo teorileri üretmekle itham ettiğini hatırlatınca Vance bunu doğrulayarak, “Susie'yi severim ama evet, Epstein meselesinde benim bir komplo teorisyeni olduğumu düşünüyor” dedi.
Bu durum, Vance’in; zengin elitlerin, ünlülerin ve bazı siyasetçilerin dahil olduğu cinsel suçlarla suçlanan Jeffrey Epstein davasına sıradan, kendine has bir suç gözüyle bakmadığı anlamına geliyor. Evet, bu bölümleri, detayları bilinen bir suç; nitekim farklı yer ve zamanlarda, farklı derecelerde benzerleri de yaşandı.
Peki, Epstein dosyaları gerçekten bir komplo teorisi mi?
Davanın kendisi bir komplo teorisi değil. Epstein ve İngiliz suç ortağının istismarları, yargılanma süreçleri ve kurduğu o geniş ilişki ağı... Bunların hepsi tamamen belgelenmiş somut gerçekler.
Ancak belirli istihbarat servislerine yönelik suçlamalar, siyasetçilerin ve ülke liderlerinin gizli bir siyasi örgütün ajandasına boyun eğmesi için şantaja uğradığı iddiaları ya da uluslararası gizli nüfuz ağlarından bahsedilmesi... Tüm bu hususlar -bunlara ne kadar inanılsa da- birer ihtimal, varsayım ve tahminden ibaret kalmakta; asla güvenilebilecek birer ‘gerçek’ değiller.
Evet, bu dosyada oldukça çarpıcı sayfalar var; bunların en başında da şu soru geliyor: Epstein hücresinde intihar mı etti, yoksa intihar süsü verilerek öldürüldü mü!?
İşte bu yüzden Epstein davası; kanıtlanmış adli vakalar ile uluslararası siyasi komplo teorileri arasındaki sınırda yer alan, çağımızın en meşhur dosyalarından biri olmayı sürdürüyor.
Epstein meselesini bir kenara bırakalım; Amerika içinde ve dışında, hem tabanda hem de popülist söylemlerde karşılık bulan çok popüler bir komplo teorisi var: Derin Devlet (Deep State) teorisi. Bu teoriye göre derin devlet; bürokratik yetkililerden, istihbarat servislerinden, finansal kurumlardan ve medyadan oluşan öyle bir ağdır ki, seçilen başkandan bağımsız olarak siyasi kararları doğrudan etkiler. Bu yaklaşıma göre; son derece liberal olan ve Amerikan devletinin geleneksel değerlerine mesafesiyle bilinen Barack Obama’nın eğilimleri ile onun her açıdan tam zıttı olarak ortaya çıkan Başkan Donald Trump’ın dönemi, aslında sadece bir tiyatro oyunundan ibarettir. Bu oyunun aktörleri Obama ve yanındakiler, Trump ve arkasındakilerdir; fakat oyunun yazarı, yapımcısı ve yönetmeni hiç değişmemiştir, sadece kulisin arkasında gizlenmektedir!
Olayların sadece görünen ve bariz olan kısmıyla yetinmemek, arkasında çok ince ve derin sırların olduğunu varsaymak; bunu yapan kişiye diğer insanlara karşı zihinsel bir üstünlük ve doğuştan gelen bir kurnazlık hissi verir. Bu sırlara inananları, adeta bir kibir ve ayrıcalıklılık şarabıyla sarhoş edip besler.
Tüm bunlardan sonra denebilir ki; evet, tamamen açıklanmayan, zamanla ortaya çıkan ya da sonsuza dek gizli kalan bazı planlar ve stratejiler elbette vardır. Ancak bir şey, delillerle kendini kanıtlayıp görünür ve bilinir kılmadığı sürece bilinmezlik aleminde kalmaya mahkumdur. Bunun dışındaki her şey, yeri ancak siyasi kurgu edebiyatının ‘yaratıcılık’ alanı olabilecek birer varsayım ve hayal ürününden ibarettir.