Suudi Arabistan ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki nükleer anlaşmanın haberlerini her biri kendine has nedenlerle pek çok kişi takip etti. Bazıları bunu siyasi bakış açısıyla değerlendirirken, diğerleri ulusal gurur kaynağı olarak gördü ve bazıları da ticari yönlerine odaklandı. Benim için en önemli yönü “teknolojik engelin aşılması” idi.
Neredeyse kırk yıl öncesine dayanan şu hikayeyle başlayayım. Özetle, tüccarlarımızdan birinin bildiğimiz sarı otobüsleri üreten bir fabrikası vardı. Sonra otobüsleri daha düşük maliyetle ithal edebileceğini keşfetti ve fabrikayı kapatmaya karar verdi. Bir gazete ona bunu neden yaptığını sorduğunda, bazı milletlerin ticarette, bazılarının tarımda, bazılarının da sanayide başarılı olmaya yazgılı olduğunu, bizlerin ise ticarette başarılı olmaya yazgılı bir millet olduğumuzu açık bir şekilde ifade etti. Yirmi yıl sonra, el-Ahsa'da önde gelen bir iş adamının insanları tüccar, alim, yönetici ve zanaatkâr olarak bölen “Allah'ın güzel düzeni” diye adlandırdığı bir durumdan bahsettiğini duydum. Ona göre böyle doğmuşlardı, böyle yaşayacaklardı ve hayat böyle düzenlenmişti.
Bazılarınızın bu mantığa içten içe güleceğini tahmin ediyorum. Bu arada, bu fikir durduk yere ortaya çıkmadı. İlk öğretmen Aristoteles, “Siyaset” adlı eserinde ideal şehri tartışırken bu mantığı benimsedi. Keza öğretmeni olan Platon da “Devlet” adlı kitabında bunu benimsedi. Bu, geçmişte yaygın olan bir kanaatten kaynaklanıyor, o da davranışsal özelliklerin kalıtsal olduğu ve ırkların fiziksel bedenlerinde olduğu gibi entelektüel kapasitelerinde de farklılık gösterdiği kanaatidir. İbn Haldun'un okuyucuları, belki de Arapların savaş ve fetih halkı olduğunu ve girdikleri her yere hızla yıkımın hâkim olduğunu, çünkü inşaat ve sanayi yeteneklerinden yoksun olduklarını söylediğini hatırlayacaklardır.
Bu ifadelerin etkisini yumuşatmak için bunlar ile genetik farklılıkların değil, çeşitli insanların yetiştirildiği ortamlardaki farklılıkların kastedildiği yorumunu yapabilirim. İbn Haldun ve diğerleri, iklimin entelektüel ve davranışsal eğilimler üzerindeki etkisine işaret etmişlerdir; bu da bu görüşleri savunanların çevre ve yetiştirmenin rolünü göz ardı etmediklerini söylememize olanak tanıyor. Ancak bu, daha önce de belirttiğim gibi, bir yorumdur; zira kalıtıma olan inanç o zamanlarda yaygındı.
Bugün, bu görüşlerin filozof Karl Popper'ın terimini kullanacak olursak, “sözde bilim” veya “hikayelere” daha yakın olduğunu biliyoruz. Allah bütün insanları zihinsel açıdan eşit yarattı, ancak eylemleri, düşünceleri ve özlemleri yaşadıkları doğal ve sosyal ortama göre farklılık gösterir. Yine de her insanın, onu çevresinden ve topluluğundan çıkarıp isterse tam tersine dönüştürebilecek bir zihni vardır.
Bilim ve endüstri, zihnin meyveleridir. Biz de diğerleri gibi bunlara kadiriz. En çok ihtiyacımız olan şey: 1- Başkalarından daha az yetenekli olmadığımıza dair derin ve pratik bir inanç. 2- Yeteneklerine inananları frenleyen engelleri ortadan kaldırmak. 3- Bir başlangıç noktası seçmek.
Sanırım çoğumuz engelleri, ya da en azından bazılarını biliyoruz. Bu yüzden kendimi “teknolojiden korku” olarak adlandırdığım bir engelden bahsetmekle sınırlayacağım.
“Teknolojiden korku”, basitçe söylemek gerekirse, bir cep telefonunu, bir araba motorunu veya bir klimayı söküp tekrar monte edemeyeceğime dair yanılsamadır. Gerçekten bu kadar basit. Bu küçük cihazlardan korkuyoruz; çünkü başarısız olmaktan korkuyoruz veya belki de bu cihazın kavrayışımızın ötesinde bir şey içerdiğini düşünüyoruz.
Bu nedenle, başlangıç noktası bu yanılsamaları kırmak, telefon veya araba tamir atölyeleri açmak değil, ilkokul ve ortaokul çocuklarımıza bir telefon verip onu söküp tamir etmelerini teşvik etmektir. Sonra, bir lise öğrencisine kullanılmış bir araba verin ve motorunu söküp tekrar bir araya getirirse arabanın sahibi olacağını söyleyin. Gençleri, cihazları hasar görecek ve onları kaybedecek olsalar bile, ellerindeki cihazları sökmeye teşvik edin. Bir cihazı kaybedebilirsiniz ama teknolojiden korkmayan bir dahi kazanırsınız.
Suudi Arabistan nükleer programıyla ilgilenmemin tek nedeni şu: Birçok gencimiz bu programda çalışacak ve başkalarının başardıklarını tekrarlayabileceğimizi hissedecekler, biz de onlarla birlikte hissedeceğiz. Birisi bir şeyi yapabiliyorsa, biz de yapabiliriz, çünkü zihinlerimiz en az başkalarınınki kadar yetenekli.