İran ile ABD arasındaki ateşkesin mutabakat zaptında belirlenen 60 günlük süresi resmi olarak sona erdi. Aslında bu hiçbir zaman fiili bir ateşkes de olmadı; araya karşılıklı darbeler girdi, kaldı ki her iki taraf da mutabakat zaptının artık yürürlükte olmadığını ya da en azından askıya alındığını duyurdu. Bölgeye kan kokusu ve enkaz manzaralarıyla karışık yoğun bir sisin hâkim olduğunu söylemek abartı olmaz.
Aksa Tufanı sonrasında patlak veren ve daha sonra genişleyen savaş alanlarında, kuşku yüklü bir bekleyiş hâkim. Birçok kişi, önümüzdeki kasım ayının başında ABD’de yapılacak ara seçimleri konuşuyor. Başkan Donald Trump yönetiminin, bu açık krizler göletindeki bir numaralı aktör olduğuna şüphe yok. Ancak bu, kafa karıştıran ve kendisi de kafa karışıklığı yaşayan bir yönetim. Beyaz Saray’ın sahibinin kullandığı kelimeler, yakın ve uzak hedeflerin etrafındaki sisi daha da artırıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana türünün ilk örneği olacak darbeler vurmakla tehdit ediyor, ardından geri çekilip ‘ekonomik boğma’ seçeneğine bel bağlıyor. Trump’ın ara seçimlerden nasıl bir tabloyla çıkacağı da şimdiden belirsiz. Seçimlerin onu zayıflatacağına inananlar olduğu gibi, sonrasında kaybedecek hiçbir şeyi kalmayacağını düşünenler de var. Hatta kendisinin ve döneminin imajını korumaya daha da sıkı sarılacağını, mağlup bir lider görüntüsünü asla kabul etmeyeceğini savunanlar da mevcut.
İkinci kritik eşik ise İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak genel seçimler. Bu seçimler Binyamin Netanyahu için kader niteliğinde. Netanyahu’nun son yıllarda önemli ve son derece tehlikeli bir aktör olduğunu kimse inkâr edemez. Burada, onun döneminde Mossad’ın Ocak 2018’in son gününde İran’ın nükleer arşivini çaldığını hatırlatmak yeterlidir. Nitekim Trump, Netanyahu’nun çalınan belgelerin bir kısmını bizzat açıklamasından sekiz gün sonra Obama’nın İran ile yaptığı nükleer anlaşmadan çekilmişti. ABD’nin İran ile savaşa İsrail’in rehberliğinde girdiği gerçeği de göz ardı edilemez. Mevcut Başbakan’ın popülaritesinin düştüğünü doğrulayan kamuoyu yoklamalarına rağmen, İsrail siyasi sahnesinin karmaşıklığı ve hükümet kurma oyunları, bu tehlikeli aktörün kaderi hakkında tahminde bulunmayı zorlaştırıyor. Netanyahu’nun iktidarda kalmasının Gazze Şeridi, Lübnan ve İran dosyalarında derin izler bırakacağına şüphe yok; ancak sahneden çekilmesi de haleflerinin Hamas ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve diğer konulardaki hedeflerinden vazgeçeceği anlamına gelmiyor.
Bir diğer etkili unsur İran’ın tutumu. Mücteba Hamaney’in tercihlerini kestirmek güç. Mevcut İran Dini Lideri yaralı bir adam. Savaş; bedeninde, ailesinde, ülkesinin karizmasında ve projesinde derin yaralar bıraktı. Yaptığı askeri atamaların krizi yeni bir savaş turuna sürükleyip sürüklemeyeceğini tahmin etmek de zor. Hassas makamlara getirilen bazı askerlerin, riski göze alma politikasında sınırları zorlamaktan yana olduklarına inananlar var. İran’ın Hürmüz Boğazı konusundaki yaklaşımı, gerçekçi çözümlere ulaşılması ihtimaline dair en ufak bir umut vermiyor. Masadaki tek konu nükleer mesele de değil. Varılacak bir uzlaşı, İran’ın bölgedeki konumunu ve ‘müttefik ordularla’ olan ilişkisini belirleyecek; bu da söz konusu milislerin konuşlandığı haritaların kaderine doğrudan dokunuyor. Kaani’nin Irak’taki milislere Zeydi hükümetinin ‘silahların devlet kontrolüne alınması’ politikasını kabul etmemeleri yönündeki tavsiyesi, Hamas ve Hizbullah’a verilen tavsiyelere benziyor. İran Ordu Komutanı’nın bir Amerikan askerini öldüren veya esir alan her askere para ödülü verileceğini duyurması ise önümüzdeki dönemin ne kadar sıcak geçeceğine dair soru işaretlerini artırıyor.
ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerinin seyrinden anlaşılacağı üzere, ortalıkta bekleyiş havası hâkim. Bu bekleme ikliminde İsrail, Güney Lübnan’da benzeri görülmemiş suçlar işlemeye devam ediyor. Artık sadece nokta suikastlarla yetinmiyor; köyleri bütünüyle yok etmeye ve öngörülebilir gelecekte buraları yaşanamaz hale getirmeye kadar vardı. Sistemli bir yıkım ve çehre değiştirme harekâtı söz konusu. Beyrut’ta, Trump yönetiminin baskıları olmasaydı Netanyahu hükümetinin Gazze senaryosunu Güney Lübnan’ın tamamına uygulamak isteyeceğine inananlar var. Güney Lübnan’ın yarım asırdır kendi gücünü aşan çatışmaların kıskacında olduğu doğru; ancak mevcut dönem öncekilerin hepsinden daha tehlikeli görünüyor. Lübnan’ın ekonomik çöküşü derinleşiyor, toplumsal ve siyasal çözülme genişliyor. Hizbullah’ın, çoğunluğun iradesine aykırı olarak girmeyi seçtiği savaştan dönüşü ise İran’ın tercihlerinden kesinlikle bağımsız değil. Lübnan’ın içine düştüğü çıkmaz çok derin. Güç dengesindeki vahim eşitsizlik, işgal edilen toprakların güç kullanılarak geri alınmasını imkânsız kılıyor. Müzakere yoluyla çıkış için ön görülen bedel ise Hizbullah ve İran tarafından reddediliyor. Lübnan’ın belirsizlik askısında kalmaya devam etmesi ise çöküşünü ve dağılmasını katlayarak artırıyor.
Lübnan, asılı kalan tek harita değil. Irak, kurumlarını onarmak, savaş ve barış kararını yeniden devlete kazandırmak için ciddi çabalar harcıyor. Bazı milislerin direnci ve insansız hava araçlarının Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) hedefleri vurmaya devam etmesi ışığında bu yolculuk hiç de kolay görünmüyor. Irak da siyasi bölünmeler ve hiç de küçümsenmeyecek bir ekonomik krizin ortasında, ABD-İran çatışmasının kıskacında kalmış durumda.
Yemen haritası da Husilerin Kızıldeniz’de, Babu’l Mendeb’te ve Yemen toprağında İran’ın bölgesel rollerini üstlenme konusundaki ısrarı nedeniyle belirsizliğini koruyor. Suriye ise adeta bir istisna teşkil ediyor. Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara geniş bir ilişki, ittifak ve gerçekçi hesaplar ağı sayesinde, şu ana kadar ‘savaş alanı olan Suriye’ yerine ‘devlet olan Suriye’yi’ öne çıkarmayı başardı.
Hürmüz Boğazı ve çevresinden başlayıp belirsizliğini koruyan ve tedirginlik yaşayan haritalara kadar uzanan, tehlikelerle dolu bir bekleme dönemi yaşanıyor.