Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Silahlı örgütler, ulus devlet ve yollar

Lübnan’daki siyasi krizin çözümü için kurulan Beşli Komite’nin üyeleri Suudi Arabistan ile Mısır’ın büyükelçileri, içeride biriken krizlerden mümkün bir çıkış yolu aramak üzere Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri’yi Beyrut’ta ziyaret etti. Berri onlara, “Ülkenin sağlığı iyi değil. Lübnan dosyası başarısız oluyor!” dedi.

Meclis Başkanı Berri, bu söylediklerinden daha fazlasını söyleyemez. Zira General Avn’ın başkanlık yaptığı günlerden bu yana Başkan, her fırsatta, Hizbullah’ın iki yönü olduğunu söylüyor: Biri, iç yön; yani Hizbullah silahlarını içeride kullanmıyor (ki bu, doğru değil). Diğeri de Ortadoğu kriziyle ilişkili dış yön. Ne bu boyut için bir çözüm var ne de Filistin meselesindeki kriz sona ermedikçe Hizbullah silahından kurtuluş!

Lübnan’da genel durumla ilgilenip de Hizbullah’ın İran’la bağlantısını bilmeyen ya da bilmezden gelen kimse yoktu. Bununla birlikte pek çok kişi, iç kararların dış bağlantılarından ayrılmasını ümit ediyordu. Hizbullah, yakın ilişkide ısrarcı davranırken yalnızca, karar mercileri üzerinde kontrol sahibi olmak açısından güvende olduğunda silahlarına ve bölgesel ve uluslararası konumuna güveniyordu. Söz konusu mercilerin başında da cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, ordu komutanlığı ve temsilciler meclisi başkanlığı geliyor!

Tüm bunlar, artık şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ispatlandı. Nitekim cumhurbaşkanlığı şu an boş. Çünkü Hizbullah’ın, kendisi şu an Gazze’deki yoğun savaşta Hamas’ı destekleme bahanesiyle İsrail sınırında bir savaşa girmişken, güvenlik ve esenlik uğruna vazgeçemeyeceği bir cumhurbaşkanı adayı var. Lübnan Başbakanı ve Dışişleri Bakanı, Gazze’deki savaş sona ermedikçe sınırdaki savaşın da sona ermeyeceğini kabul etti. Savaşa ve barışa karar veren, hükümet değil, Hizbullah. Halbuki 1701 sayılı Birleşmiş Milletler (BM) kararı, Litani Nehri’nin güneyinde Hizbullah varlığını yasaklıyor. Üstelik sınır bölgesinde de ordu ve uluslararası güçler var.

Bu güçlü silahlı örgütün kendi topraklarında bulunmasından mustarip olan tek taraf, Lübnan ulus devleti değil. Nitekim Arap topraklarındaki İranlı silahlı örgütlerin tamamı; Irak’ta, Suriye’de ve Yemen’de kâh Siyonist varlığa kâh ABD’ye, hatta içerideki ulusal otoritelere karşı harekete geçti.  

Askerî darbelere alışmış olan Sudan ve Suriye gibi Arap ülkeleri var. Son yıllarda yeni olan şey ise deyim yerindeyse bu tablonun kalabalıklaşmasıdır. Nitekim ordular artık iç sahneyi kontrol edemez hale geldi ve Libya ile Sudan’da olduğu gibi silahlı örgütler onlara rakip oldu. Hizbullah, Husiler, Haşd-i Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) ve Hızlı Destek Kuvvetleri örneklerinde görüldüğü üzere bu örgütler, dış destek veya içeride bazı kesimlerin kucak açması sayesinde bir üstünlük veya meşruiyet de elde ediyor. Umut ise zayıflık, ihlal veya iç pazarlık ihtimalleri yüzünden azalıyor. İşgalin devam etmesiyle birlikte Filistin’de Hamas’ın ve benzerlerinin mücadele ve halk gücü de Filistin’de işgal dışı bir Arap ulus devleti kurma ihtimallerinin önünde başka bir zorluk teşkil ediyor.

Arapların şifa bulmaz umudu, İslami sloganlar taşımaya başlayan silahlı örgütler olmaksızın, sivil bir ulus devlet kurulmasıdır. Körfez’deki ve Mısır’daki istikrar ve kalkınma vahasını saymazsak, Arap Doğu’sunda başka bir şey kalmadı. Gazze’deki son savaştan sonra hepsi göz önüne geldi. Suudi Arabistan Krallığı, savaşın sona ermesi ve uluslararası kararlarla 2002 Arap Barış Girişimi’ne uygun olarak bir Filistin devleti kurulması çağrısıyla Riyad’da Arap-İslam Zirvesi konferansını düzenleyerek öncülük yaptı. Şu anki tabloda ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin, bir Arap desteğiyle iki devletli çözümden bahsetmeye başladı.  

Suudi Arabistan bununla yetinmeyerek, iki yıldan fazla bir süre boyunca Yemen’de bir çözüm için müzakere yürüttü. Sudan’da çözüm için de ABD ile Cidde Platformu’nu düzenledi. Diğer Araplarla birlikte Suriye’yi Arap Birliği’ne geri döndürdü, Ürdün ile Suriye arasında bir çözüm için arabuluculuk yaptı. Dahası, yeni bir cumhurbaşkanı seçilmesi de dahil olmak üzere Lübnan’ı mevcut krizlerinden kurtarmak için Beşli Komiteyle çaba sarf ediyor. Bu ülkelerdeki silahlı örgütlerin varlığı, Filistin’de işgalin varlığı ve bu örgütleri engelleyen dış bağlantılar nedeniyle söz konusu girişimler, henüz bir sükunete veya çözüme vesile olamadı.

Silahlı örgütler, ulusal otoriteler kuramazlar. Zaten hedefleri de bu değil. Bu örgütler ancak kargaşa, bölünme ve iç çekişme koşullarında büyüyüp gelişebilir. Çeşitli ülkelerde iktidardaki siviller ya bu örgütlerin müttefiki ya da onlara teslim olmuş durumdalar. Bu yüzden daire, kapalı görünüyor. Ne için kapalı? Zamanın ve zeminin çatışmaları, çekişmeler ve kargaşa için kapalı.

Amerikalılar ve Avrupalılar, her zaman seçimlere düşkündü. 2011’de Arap dünyasında da böyle görünüyordu. Ancak Afrika’da yakın zamanda askerî darbelerle iktidarı devraldılar ve orada istikrarı koruma ve teröre karşı mücadele bahanesiyle Fransa’nın yerini almaya çalıştılar. Birleşik Krallık’ın ve Fransa’nın yerini askerî darbelerle aldıkları 1950’li yıllarda gibiydiler. Peki şimdi nereye gidiyorlar?

Terör, kendisine yönelik küresel savaşa rağmen varlığını sürdürüyor. Husilere yönelik tavizler, meyve vermedi. Şimdi İngiltere ile birlikte, Kızıldeniz’in güvenliğine ve uluslararası ticarete yönelik saldırılarını durdurmak için Husileri vurmaya çalışıyorlar. Amerikalılar, şu an tüm bu kötülüğün arkasında İran’ın olduğunu söylüyor. Bununla birlikte savaş yayılmasın diye pazarlık da yapıyorlar. Amerikalılar, Ortadoğu’da zayıf değiller; üsleri her yerde konuşlanmış vaziyette. Çin ve Rusya cephelerinin lehine olacak şekilde Arap Doğu’sundan ve Afrika’dan çekilmeye de niyetli değiller. Zira geri çekilmenin şu iki anlama geldiğini fark ettiler: Yerlerini Çin’in ve Rusya’nın alması ve içeride onlara düşman silahlı örgütlerin yayılması. Bu yüzden iki devletli çözüme güçlü bir şekilde yönelmeleri, tereddütlere ve çalkantılara rağmen bölgede yeni politikaların öncüsü gibi görünüyor.

Kapalı dairelere rağmen yeni tablonun ortaya konmasından kastım ne?

Kastettiğim şu ki Arapların ulus devlet anlayışını yeniden inşa etmeye çalıştığı için harcadığı çabalar ABD’nin, Filistin meselesiyle başlayıp diğer çalkantılı diyarlarda devam eden dönüşümleriyle birleşebilir. Üstelik Amerikalılar, Cidde’deki Sudan Platformu’nun ortağı ve Lübnan meselesiyle ilgilenen Beşli Komitenin üyesi oldukları gibi, Kızıldeniz’in güvenliği konusunda da pratik ortak konumundalar.

İstikrar sahibi olan ve kalkınmış Arap ülkeleri, Çin ve Rusya ile ortaklık kurdular. Bu sayede istikrar çabaları ve ulusal otoritelerin tesisi uluslararası muhalefet ve zorluklarla karşılaşmayacaktır. Zira Arap müttefikler, bu çabaların başını çekiyor. Ayrıca kargaşaya ve bölünmeye katkı sağlamayıp, aksine bölgede ve dünyada istikrar ve barış için çalışıyorlar. Güvenlik, istikrar ve ilerleme kaydetme konusundaki ortak paydalar itibarıyla Arap çıkarlarının küresel çıkarlarla buluştuğu önemli meseleler var.

Arapların güvenliğe, istikrara, kalkınmaya ve birliğe giden yolu, küresel bir yoldur ve bugün hiçbir muteber taraf bu yolun alternatifine sahip değildir. Dolayısıyla bu yolda yürünmeli. Ki böylece halklarının güvenliğine ve dünyanın güvenliğiyle ilerlemesine katkıda bulunan Arap ulus devletinin hakkı yerini bulsun.