Gazete manşetleri her sabah bize ya yakın, ya kapıda ya da ‘varoluşsal’ bir savaşı vaat ediyor; hatta bununla tehdit ediyor. Kimi başlıklar işi daha da ileri götürüp ‘sıfır günü’, ‘sıfır saati’ ilan ediyor; yerküreyi neyin beklediğini tarif ederken kıyamet gününden ya da üçüncü dünya savaşından söz ediyor.
Haberler böyle. Kaynakları da belli: Washington ve Amerikalılar, Avrupa ve müttefikleri, İran ve direniş ekseni. Doğuda ve batıda konuşlanan güçler, filolar ve savaş gemileri… Kısacası bütün dünya.
Fakat bu korku ve dehşet atmosferini istemeyen tek bir taraf var: ‘insanlar’. Her yerde insanlar, olabileceklerden endişe duyuyor; ancak hızlanan kalp atışlarını dinleyen yok. Liderlerin tümü savaşa doğru ilerlerken, halklar bunun nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bir felaket olduğunu biliyor: Kaybedilse de felaket, kazanılsa da askıda kalsa -ki en muhtemel senaryo bu- yine ne gerçek bir zafer ne de kesin bir yenilgi, sadece eşit olmayan güçler arasında giderek yükselen bir alev. Bu tabloda en zayıf olan, çoğu zaman en yüksek sesle bağıran oluyor. Maceraya hevesli olanlar tabloya dikkatle bakmalı ve ‘varoluşsal’ bir savaşın ses yükseltme yarışı olmadığını idrak etmeli. Böyle bir savaş, gerçekten de ‘bütün savaşları sona erdirecek savaş’ olabilir. En büyük zayıflığı ise halkların iradesinden kopuk biçimde yürütülmesidir. Nitekim İran’daki iç tablo, geçmişteki maceracı atmosferden oldukça uzak. Bugüne kadar girilen her savaş, siyasi kayıplar ve askerî yenilgilerle sonuçlandı. Bu nedenle en doğrusu, bir sonraki düelloya daha başlamadan sahneden çekilmek. Savaş, gazete manşetlerinden ibaret değildir.