Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Erken okuma... Gerçekleşti mi?

28 Ekim 2023’te, Gazze Şeridi’ndeki savaşın ilk günlerinde, ya da bilinen adıyla Aksa Tufanı Operasyonu sırasında, Şarku’l Avsat’taki köşemde kaleme aldığım analizde, olayın ötesini görmeye çalışmıştım. O günkü yaklaşımım, olayı sınırlı bir çatışma olarak değil, daha geniş olasılıklarla açık bir sürecin başlangıcı olarak değerlendirmeye yönelikti. Bazı çıkarımlar keskin ve belki karamsar görünüyordu; makalede “İran eli bu operasyonun fikir ve teşvikinden uzak değil” ifadesine yer verdim ve bunu destekleyen birkaç göstergeyi sıraladım. O günden bugüne yaşanan gelişmeler, o okumanın abartılı olmadığını, aksine yavaş yavaş ortaya çıkan ve sonunda herkesin önünde duran bir sürecin erken tarifini verdiğini gösterdi. Bugün bir aydan fazla süredir devam eden ve İran ile İsrail-ABD arasında yaşanan çatışmada, o makalede ‘barut fıçısının patlaması’ olarak tanımlanan erken öngörü, operasyonun Körfez ülkelerine olası etkilerine de ışık tutuyordu.

Analizin merkezinde yatan fikir, İran’ın sahada uzak bir aktör olmadığı, aksine ‘gizli ama faal’ konumda olduğuydu. Bu, devlet dışı aktörlerle (milisler) kurulan karmaşık ilişkiler ağı üzerinden gerçekleşiyordu. O dönemde ‘aktif çaba’ olarak adlandırılan bu girişim, yalnızca siyasi veya medyatik destekten ibaret değildi; silah, finansman ve eğitimden oluşan kapsamlı bir sistemdi. Bu ağ, Gazze Şeridi’nden Güney Lübnan’a, Irak’tan Yemen’e kadar uzanıyor ve başka yerlerde de sempati gösteren hücreler bulunuyordu. Tüm bunlar, ‘İslam dünyasını Tahran’dan yöneten bir devlet’ kurma vizyonuna hizmet ediyordu!

Sonrasında yaşanan gelişmeler, o makaledeki tanımın ne kadar isabetli olduğunu doğruladı. Bu ‘uzantılar’ eş zamanlı veya kademeli olarak harekete geçti; böylece savaş, Gazze’deki sınırlı bir çatışmadan bölgesel bir kriz haline dönüştü. Irak ve Suriye’de uluslararası üsler ve çıkarlar hedef alındı, Güney Lübnan’da çatışmalar patlak verdi ve Babu’l Mendeb’de deniz güvenliğine yönelik yeni tehditler belirdi. Bu adımlar rastgele atılmış değildi; tam tersine, baskıyı dağıtma ve gerginliği yayma stratejisinin bir parçasıydı.

O erken okuma ayrıca, İran’ın kendisini herhangi bir çözümde aşılması mümkün olmayan bir referans noktası olarak dayatmayı hedeflediğini vurguluyordu. İran, doğrudan masada olmasa bile ‘odadaki beyaz fil’ olarak varlığını hissettirmek istiyordu; öyle ki, eski Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Tahran’da Hamas ve İsrail arasında bir esir takasını teklif edecek kadar ileri gitmişti!

Bu öngörü, büyük ölçüde gerçekleşti. Tahran’ın bakış açısına göre artık herhangi bir ateşkes veya bölgesel düzenlemeyi konuşmak, İran üzerinden geçmeden ve onun yayılma ile çıkarlarını göz önünde bulundurmadan mümkün değil.

Erken okuma, Körfez ülkelerinin kendi istekleri dışında bu çatışma sahnesinin bir parçası haline gelebileceği uyarısında da bulunmuştu. Gerçekten de öyle oldu. Makalenin yayımlanmasından iki yılı aşkın süre sonra, doğrudan ya da vekil güçler aracılığıyla gerçekleştirilen füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları, Körfez ülkelerindeki tesis ve bölgeleri hedef aldı; bu, 28 Şubat’tan bugüne devam eden bir süreç oldu. Amaç, bölgede “İran’ın çıkarları gözetilmeden istikrar olmayacak” mesajını dayatmak ve özellikle Körfez’in yan bölgesinde genişlemeci taleplerini kabul ettirmeye çalışmaktı. Bu baskılar, geçen iki yılda farklı biçimlerde tekrarlanarak, Körfez’deki güvenlik ortamını daha kırılgan hale getirdi. Her tırmanış turuyla birlikte temel fikir doğrulandı: Çatışma artık yalnızca İsrail ve Hamas arasında sınırlı bir mücadele değil; daha geniş bir bölgesel çatışmanın parçası haline geldi. Filistin meselesi ise kamuoyunu yanıltmak için bir perde olarak kullanılıyor; gerçek hedef bu değil.

Analiz ayrıca ‘barut fıçısı’ kavramına da işaret ediyordu; bu, Ortadoğu’nun kırılgan durumunu tanımlayan bir metafordu. Sonraki gelişmeler, bu fıçının yalnızca ateşlenebilir olmadığını, aynı zamanda ardı ardına kıvılcımlar saçmaya başladığını, her birinin şiddetli çatışma potansiyeli taşıdığını gösterdi. Her ne kadar kapsamlı patlama ancak yakın zamanda gerçekleşmiş olsa da bölge uzun süredir yavaş bir yanma halindeydi. Bugün, iki yılın ardından, kapsamlı patlamanın yaşanması ve niyetlerin görünür hale gelmesiyle birlikte, o erken analiz gerçekliği doğru öngörmüş sayılabilir. Analiz, İran’ın rolünü, hareket mekanizmalarını, çatışmanın birden fazla sahaya yayılma olasılığını ve Körfez’in doğrudan etkilenme ihtimalini önceden öngörmüştü. En önemlisi, sorunun tek bir olayda değil, yenilenebilir bir çatışma yapısında yattığını vurgulamıştı. O erken okuma, genişlemeci arzudan kaynaklanan bir gündeme karşı uyarı niteliğindeydi. Bu sürecin kökleri ele alınmadığı sürece, bölge hep gerilim eşiğinde kalacak; her ateşkes geçici, her istikrar kırılgan olacak ve bir sonraki gerilim turunu bekleyecektir. Kimse mevcut kanlı çatışmanın sonuçlarını veya nihai sonuçlarını kesin olarak bilemez; ancak kesin olan bir şey var ki, İran rejiminin devrimi ihraç etme ve siyasi bir ‘milli’ ideolojiye dayalı destekleyici uzantılar oluşturma anlayışı değiştirilmedikçe, kriz uzun sürecektir.

Son söz: Sorun tahmin etmekte değil, onu görmezden gelmekteydi… Uyarılan durum gerçekleşti!