Aksa Tufanı savaşı, “destek savaşı” ve Suriye rejiminin devrilişi sadece büyük askeri hadiseler değildi. Aynı zamanda, on yıllarca bölgeye hakim olan militan anlatıların çöküşünü simgeleyen devasa bir ideolojik hadiseydi.
Hamas tarafından temsil edilen Sünni İhvancılık (Müslüman Kardeşler), ölümcül bir darbe aldı ve Filistin sorununun İslamcı yorumu da onun bu trajedisini paylaştı. Aynı çöküş Hizbullah'ı, radikal Şiiliği ve onunla birlikte Lübnan'ın dış kullanım için hazırlanmış bir milis üssü olduğu düşüncesini de etkiledi. Esed ve rejiminin devrilmesiyle Suriye Baasçılığı da mezara gömüldü. Bu son hadise, Gazze ve Lübnan'da çok yüksek sesle yankılanan kahramanlık iddialarına tanık olmadığı için benzersizdi. Öte yandan, İran rejimi de her cephede zayıflıklarının açığa çıkması, İran halkının ona ve değerlerine karşı direnişiyle kendini gösteren, yankı uyandıran bir darbe aldı.
Sonuç olarak, geniş akımları, algıları, vaatleri ve kendisi ile evrene bakış açısıyla bütün bir dünyanın çökmekte olduğu söylenebilir.
Baas Partisi tarafından temsil edilen Arap milliyetçi bilinci de bu geniş kategoriye giriyor. Baas Partisi'nin milliyetçi bilinci çarpıttığı ve onu ucuz, işlevsel bir araç haline getirdiği doğru olsa bile, bu, onun son veda yolculuğunda ona eşlik ettiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Benzer şekilde, kökenleri 19. yüzyılın sonlarında Batı'nın gelişine kadar uzanan bir siyasi kültürde işgal ettikleri merkezi konuma rağmen, radikal İslamcı bilincin çöküşü ve dolayısıyla direniş hareketlerinin, folklorunun ve edebiyatının parçalanması da bu kategoriye giriyor. Elbette, ideolojilerin değerlendirilmesi, onları benimsemek zorunda kalan ülkelerin ve halkların da değerlendirilmesini gerektirir. Suriye, Lübnan ve Filistin'in yanı sıra İran ve belki de Irak, bu dönüşümlerin ortaya koyduğu büyük sorularla ve bunun sonucunda ortaya çıkacak bölgesel ve uluslararası yankılarla karşı karşıya bulunuyorlar. Sonuç olarak, yaklaşık 2,4 milyon kilometrekarelik bir alana yayılmış 150 milyondan fazla insana ev sahipliği yapan, muazzam öneme, zenginliğe ve etkiye sahip bir bölgeden bahsediyoruz.
Dolayısıyla terk edilmiş ideolojik yapılarla karşı karşıyayız ve aldıkları darbenin büyüklüğü iki faktör tarafından teyit ediliyor; birincisi, söz konusu halklara ve toplumlara farklı derecelerde de olsa dayatılan resmi doktrinler olmalarıdır. İkincisi ise Baas rejimi altında altmış yıldan fazla, Humeyni rejimi altında ise yaklaşık elli yıl boyunca varlıklarını sürdürmeleridir. Bu dönüşümlerin büyüklüğü başka bir açıdan da kolayca anlaşılabilir; o da devrik güçlerin kalıntılarının açıklamaları. Derin şokun ardından ve aynı zamanda onu inkar ederken, Batı öncesi dönemi büyülü bir şekilde yücelten yani modern dünyadan bir geri çekilme ya da aklı küçümseyen, gerçeklikle hiçbir ilişkisi olmayan resimler çizen çağrılar çoğalıyor.
Bu, anlamların yeniden kurulmasını ve bir anlamda zamanın kendisinin yeniden kurulmasını acilen gerektiren bir boşlukla karşı karşıya bırakıyor bizi; böylece benlik ve içinde yaşamamız gereken dünya farklı bir şekilde anlaşılabilir.
Ancak bazıları “ideolojiler gitti ve tarafsız teknoloji çağı geldi” varsayımıyla bu görevi küçümseme eğiliminde. Oysa bilindiği üzere teknoloji de bir ideolojidir ve bu, tam bir ideoloji olduğu için teknolojinin en önemli eleştirmeni olan Martin Heidegger'in öğrettiği en önemli derslerden biridir. Ona göre teknoloji, yalnızca işleyişini kontrol ettiğimiz bir dizi araç değil, aynı zamanda dünyayı bizim için anlaşılır kılan tarihsel bir yöntemdir. 1954'te yayınlanmasından bu yana sıkça alıntılanan ünlü denemesi “Teknolojiye İlişkin Soru”nu okuyan herkes, Alman filozofun savunduğu temel fikrin, doğayla etkileşim yoluyla gelişen eski zanaatların aksine, modern teknolojinin örgütlenme, kontrol ve dünyanın en iyi şekilde sömürülecek bir kaynak deposu olarak ele alınması yoluyla ortaya çıktığı olduğunu anlayacaktır. Böylece nehirler enerji rezervleri, ormanlar kereste depoları ve hatta insanlar bile kullanılmayı bekleyen “insan kaynakları” haline gelir. Bu şekliyle, Heidegger için teknoloji, yalnızca inşa ettiğimiz ve kurduğumuz şeyleri değil, düşünme biçimimizi de şekillendirir. Bundan daha ideolojik bir şey olabilir mi?
Ancak yukarıda belirtilen görüş bir yana, bölge, militan ideolojilerin buharlaşmasının yarattığı boşluktan çıkarken acil ihtiyaçlarımızın önünü açacak olanı, örneğin ulusal inşayı ve toplumumuzun kurucu mitlerinin geliştirilmesini, hatta belki de bu toplumun yıkılmasını ve alternatiflerinin değerlendirilmesini ne teknolojide ne de teknolojinin yokluğunda bulamayacaktır.
Ancak bu karmaşık tabloda göz ardı edilemeyecek husus, savaşları yürüten İsrail bilincinin bu savaşlardan zafer kazanmış ve kibirli bir şekilde çıkmış olduğudur. Bu, askeri galibin ideolojik olarak da galip olma olasılığı yüksek olduğu anlamında doğal görünse de, bu bilincin doğasında var olan iki dürtüsel milliyetçi ve dini eğilim ile birlikte kaba yerleşimci-sömürgeci yönelimi göz önüne alındığında son derece tehlikeli olacaktır. Bu tür verilere dayanarak, çökmekte olan ideolojilerimize alternatif aramanın zorlukları kaçınılmaz olarak artacak ve böyle bir aramaya başlanmasına izin verilse bile getirileri düşük olacaktır.