Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

İngiltere’de bir politikacıyı devirmek, reforme etmekten daha kolay!

Uzun zamandır İngiltere’de yaşananları takip ediyorum ve bu, akademik veya mesleki hayatının bir bölümünü diğer kültürlerle temas halinde geçiren biri için doğal görünebilir. Yurtdışında eğitim gören birçok kişi sadece bir üniversite diplomasıyla değil, aynı zamanda yaşadıkları ülke ile duygusal bir bağ ve toplumu, kurumları ve değerlerine dair daha derin bir anlayışıyla geri döner. İşte bu yüzden stratejik vizyonu olan ülkeler yabancı öğrencileri ağırlamaya önem verir; çünkü insani ve kültürel köprüler kurmanın, geleneksel yatırımların değerini kat kat aşan uzun vadeli bir yatırım olduğunu bilirler.

Bugün bile, 1970'ler ve 80'lerde Kuveyt Üniversitesi'nde eğitim gören bir dizi Alman öğrenciyle hâlâ iletişim halindeyim. Ayrıca o dönemde öğrenci olan ve şimdi ülkelerinde etkili liderlik pozisyonlarında bulunan bir dizi Körfez vatandaşıyla da iletişim halindeyim. Bu kalıcı ilişkiler, bir ülkenin yapabileceği en iyi yatırımın insanlarına yaptığı yatırım olduğunu teyit ediyor, zira bu kişiler, mezun olduktan sonra bile, eğitim gördükleri ülkedeki olaylarla bağlantılarını sürdürürler.

İngiltere’ye olan bu ilgimin nedeni de budur; nitekim Avam Kamarası’nda her çarşamba günü düzenlenen Başbakana Sorular oturumlarını takip ederim. Bu oturumlar, bazen net sorular, doğrudan eleştiri ve hükümetten kamuoyu önünde hesap sorma, çoğu zaman zekâ ve ironiyle harmanlanmış, sofistike bir siyasi tartışma modeline sahne olur. İnsanlar politikalar konusunda farklı görüşlere sahip olabilirler, ancak bizzat demokratik sistemin meşruiyeti konusunda nadiren farklı görüşlere sahip olurlar.

Son on yılda İngiltere’de yaşananları takip eden herkes, bir zamanlar bilinen siyasi istikrarın artık eskisi gibi olmadığını fark edecektir. Sadece on yılda, ülkede altı farklı başbakan göreve geldi- yani ortalama her yirmi ayda bir- ve bu, İngiltere siyasi tarihinde pek görülmemiş bir olgu. Bu başbakanların sonuncusu, 14 yıl iktidardan uzak kaldıktan sonra (ya da İngiliz siyasi jargonunda denildiği gibi siyasi kırda kaldıktan sonra) partisine ezici bir seçim zaferi yaşatmasına rağmen, İşçi Partisi içinde isyanla karşı karşıya kalan Sir Keir Starmer idi.

Starmer'ın titrek bir sesle yaptığı son konuşmasını dinlediğimde, içimde bir tür üzüntü hissettim. Adam mükemmel değildi ve hükümeti de kusursuz değildi, ancak karşılaştığı sorunların çoğu kendi eseri değildi. Bunların önemli bir kısmını uzun süredir devam eden ekonomik, sosyal ve siyasi birikimlerden miras almıştı. Sözlerini dinlerken, Starmer gibi bir politikacının kariyerinin kısa olmasının başarısızlığından değil, mevcut siyasi mizacın nedenleri ele almak yerine yüzleri cezalandırmasından kaynaklandığını anlattığını gördüm.

Bu sadece İngiltere’nin sorunu değil; çoğu Batı Avrupa ülkesine yayılan bir olgu. Yıllardır siyasi sistemler artan ekonomik baskı, yükselen yaşam maliyetleri, hızlı kültürel ve sosyal değişimler ve ulusal kimlik ile orta sınıfın geleceği hakkındaki artan endişelerin baskısı altında yaşıyor. Bunun sonucunda, seçmenlerin büyük bir bölümü, sağın birikmiş krizlerden kurtuluş sunduğuna inanarak ona eğilim göstermeye başladı. Ancak, son siyasi deneyimler, popülist sağın pratik çözümlere sahip olduğuna dair kesin kanıtlar sunmuyor, aksine halkın öfkesini seferber etme ve siyasi olarak istismar etme konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğunu gösteriyor. Bu hareketlerin çoğu, söylemlerini basit bir fikre dayandırır: Sorunlarınızdan sorumlu bir taraf vardır ve bu taraf genellikle göçmen, yeni gelen veya Müslümanlar gibi farklı bir kültürden biridir.

Burada dikkate değer çarpıcı bir paradoks beliriyor; yeni göçmenliğe en şiddetli biçimde karşı çıkanlar genellikle, daha önceki dönemlerde bu ülkelere gelen göçmenlerin kendileri; sanki sorun göçmenliğin kendisinde değil, rekabet korkusunda veya geçtikten sonra o kapıyı kapatma arzusunda yatıyor gibi.

Daha da çarpıcı olanı, göçmenliğe karşı sert bir tutum sergileyen partilerin önde gelen bazı liderlerinin kendilerinin de göçmen kökenli olması; İngiliz muhalefetinin lideri Nijerya kökenli, sağcı Reform Partisi'nin genel başkan yardımcısı ise Asya kökenli. Bu, meselenin artık etnik kökenle ilgili olmadığını, aksine seçim yarışında sosyal ve siyasi kaygıların istismar edilmesiyle bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Popülist partiler genellikle hızlı umutlar ve göz kamaştırıcı vaatler satarlar, ancak iktidara geldiklerinde ekonomiyi yönetmenin, kamu hizmetlerindeki eksiklikleri gidermenin, büyümeyi sağlamanın ve verimliliği artırmanın sadece slogan atmaktan çok daha karmaşık olduğunu keşfederler. Ve işte o zaman vaatler ve sonuçlar arasındaki uçurum genişlemeye başlar.

Bununla birlikte, İngiliz demokrasisinin bu aşamayı aşacak direnç ve tarihsel deneyime sahip olduğuna hâlâ inanıyorum. Zira etkili kurumlara sahip ve geçmişte daha büyük krizlerle karşı karşıya kalıp onlardan daha güçlü bir şekilde çıktı. Ancak günümüzdeki gerçek zorluk, yalnızca hükümetleri veya siyasi figürleri değiştirmekle değil, on yıllardır İngiltere'nin istikrarını sağlayan ılımlı merkeze olan güveni yeniden tesis etmekle ilgili.

Belki de en endişe verici husus, ılımlılığın çökmesinin, tüm hatalardan başkalarını sorumlu tutan bir söylemin yükselişinin habercisi olmasıdır. Toplumlar, sorunlarıyla cesaret ve rasyonellikle yüzleşmek yerine günah keçisi aradıklarında tökezlerler. Bu nedenle, Starmer'ın konuşması bana, dengenin kendisinin saldırı hedefi haline geldiği bir çağda bu dengeyi savunmaya çalışan siyasi bir ses gibi geldi.

Son söz; sağgörülü bir devlet hükümetleri değiştirmekten korkmaz, ancak kurumları değiştirmekten korkar!