Ortadoğu'da bu krizler birbirinden farklı; Hürmüz Boğazı bir güvenlik sorunu, Gazze bir insani trajedi ve yatırım bir ekonomik mesele olarak görülebilir. Ancak ekonomik olarak bu sorunlar tek bir hikâye anlatıyor; öngörülebilirlik azaldığında, ticaret aksadığında ve üretim kapasitesi aşındığında, kalkınma çatışmanın ilk kurbanı olur. Bu nedenle ekonomi artık sadece politikanın bir sonucu değil, onu anlamanın anahtarıdır.
Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı'nın (UNCTAD) 2026 Dünya Yatırım Raporu bu gerçeğin altını çiziyor. Yabancı doğrudan yatırımların yaklaşık 1,6 trilyon dolara yükselmesine rağmen, rapor bu toparlanmayı kırılgan ve dengesiz olarak tanımlıyor; çünkü yatırımcılar sadece pazarlar değil, aynı zamanda öngörülebilir ortamlar, istikrarlı kurumlar ve güvenilir tedarik zincirleri arıyorlar.
Ortadoğu'da yaşananlar bölgesel bir kriz değil, küresel ekonominin en büyük düğümlerinden biridir. Hürmüz Boğazı bu karşılıklı bağlantıyı açıkça somutlaştırıyor. Bu su yolundaki her aksama sadece enerji fiyatlarını yükseltmekle kalmıyor, aynı zamanda ulaşım ve sigorta maliyetlerini artırıyor, gübre ve gıda fiyatlarını etkiliyor ve gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere ithalatçı ekonomiler üzerinde baskı oluşturuyor. Bu nedenle, gerilim Körfez ile sınırlı kalmıyor, hızla küresel ekonomiye yayılıyor.
Dolayısıyla, Hürmüz Boğazı ve Gazze ayrı konular değil, aynı ekonomik gerçekliğin iki yüzüdür. Hürmüz, çatışmaların küresel ticareti nasıl etkilediğini gösterirken, Gazze daha derin bir gerçeği ortaya koyuyor: Siviller başlatmadıkları savaşların bedelini ödediğinde, altyapı ve sivil tesisler yok edildiğinde, tüm üretim kapasitesi çöker. Kayıp sadece binalar ve yollarla sınırlı kalmaz, aynı zamanda üretken sermayeyi, kurumları, işgücü piyasasını, yatırımı ve becerileri de kapsar. UNCTAD raporlarına göre savaş, Filistinlilerin kişi başına düşen ortalama gelirini 2003 seviyelerine kadar düşürdü ki bu da Filistin ekonomisinin kalkınma alanında yaşadığı gerilemenin boyutunu yansıtıyor. Üretim gücü çöktüğünde, kalkınma sadece durma noktasına gelmekle kalmaz, aynı zamanda toplumun yeniden inşayı kendi kendine finanse etme gücü de azalır; bu da iyileşmeyi daha yavaş ve maliyetli hale getirir.
UNCTAD'ın Gazze hakkındaki raporları, gerçek yeniden inşanın sadece altyapıyı yeniden inşa etmekle değil, ekonomiyi yeniden inşa etmek ve üretim gücünü geri kazandırmakla başladığını gösteriyor. Filistinliler için bu rakamlar geçici bir ekonomik döngüyü değil, geçim kaynaklarının, kurumların ve iyileşme potansiyelinin yıkılışını anlatıyor.
UNCTAD'ın yaklaşımınım ayırt edici özelliği işte budur; çatışmaları siyasi veya askeri bir perspektiften değil, ticaret, yatırım, üretim gücü ve kalkınma üzerindeki etkileri açısından ele alır.
Yatırım, Hürmüz ve Gazze raporları ayrı görünse de aslında aynı ekonomik soruyu ele alıyor: Jeopolitik sürekli bir belirsizlik kaynağı haline geldiğinde kalkınmaya ne olur? Bunlar üç ayrı rapor değil, güvenlik, ticaret, yatırım ve kalkınma arasındaki ilişki hakkında tek bir anlatıdır. Kurumsal tarafsızlık, gerçekleri, uluslararası hukuku veya insani acıyı görmezden gelmek anlamına gelmez; aksine, bunların etkilerini ekonomik kanıtlar ve standartlara göre analiz etmek anlamına gelir.
Ekonomik analiz, siyasi veya hukuki sorumluluğun yerini alamaz; her birinin kendi alanı ve rolü vardır. Ancak ekonominin değeri, çatışmaların geçim kaynaklarını, kurumları ve iyileşmenin temellerini nasıl yok ettiğini ortaya koyma yeteneğinde yatar. İnsani acının boyutunu küçümsemez, aksine etkilerini görünür ve ölçülebilir hale getirerek, kamuoyunda daha belirgin hale getirir ve görmezden gelmeyi zorlaştırır. Bu nedenle, giderek kutuplaşan bir dünyada, kalkınmayı tartışmanın merkezine yerleştiren, güvenliği ekonomiden, ticareti insanlardan veya yatırımı istikrardan ayırmayan bir yaklaşıma duyulan ihtiyaç giderek artıyor.
Rebecca Greenspan liderliğindeki UNCTAD'ın benimsediği yaklaşımla somutlaşan değer işte budur. Bu yaklaşım, ekonomik kanıtları siyasi gerçeklerden kaçınmak veya onları daha da kötüleştirmek için değil, ülkelerin anlaşmazlıklarına rağmen çatışmanın somut etkileriyle yüzleşebilecekleri ve pratik çözümler arayabilecekleri bir alanı korumak için kullanır. Yine bu yaklaşım, kalkınma, insan onuru ve barışın ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı olduğu basit inancına dayanır.
Bu nedenle, Ortadoğu'nun geleceği yalnızca güvenlik anlaşmalarıyla değil, bölgenin ticareti koruma, üretimi yeniden canlandırma, yatırım çekme ve Gazze ile diğer yerlerdeki savaş nedeniyle harap olmuş ekonomileri yeniden inşa etme yeteneğiyle belirlenecektir. Ateşkes doğrudan yıkımı durdurabilir, ancak insanlar geçim kaynaklarını, kurumlarını ve geleceklerini yeniden inşa edemedikçe barış kırılgan kalacaktır. Kalkınma, barış sonrası bir aşama değil; barışı sürdürülebilir kılmanın ön koşuludur.
Ortadoğu'nun sıklıkla çatışma haritalarına indirgendiği bir dönemde, bölgenin ticareti açık tutacak, ekonomik çöküşü önleyecek ve kalkınmayı diplomasinin merkezine yeniden yerleştirecek köprülere ihtiyacı vardır.
Bu sadece bir söylem değil, ekonomik gerçeklerin doruk noktasıdır, çünkü kalkınma sadece barışın bir meyvesi değil, aynı zamanda barışı mümkün ve sürdürülebilir kılan temellerden biridir.