ABD’nin mirasçısı Çin efsanesi

ABD’nin mirasçısı Çin efsanesi

Salı, 7 Nisan, 2020 - 11:15
Nedim Kuteyş
Lübnanlı gazeteci
 

İran, Çin’in koronavirüs hakkındaki hikayesine, açıkladığı ve açıklamayı sürdürdüğü vaka ve ölü sayısına inanmayı reddettiğinde Çin’in hikayesi en kırılgan noktasına ulaşmış demektir. Çin’den gelen açıklamaları artık sadece ABD sorgulamıyor.

İran Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Kiyanuş Cihanpur da, Pekin’in açıkladığı rakamların “acı bir şaka” olduğunu söyledi ve virüsün gerçekliğinin yanlış anlaşılmasına neden olduğu için dolaylı olarak onu ülkesini vuran felaketten sorumlu tuttu.

Cihanpur, Çin’in başlangıçta açıkladığı sayılar ve bilgiler sebebiyle dünyada birçok kişinin, “bu hastalığın diğer grip salgınlarına benzediği ama daha az ölümlere neden olacağı” sonucuna vardığını ifade etti. Buna benzer açıklamalar daha önce İran Sağlık Bakanı Yardımcısı Rıza Melikzade tarafından da yapılmıştı. Söz konusu açıklamalar, koronavirüs salgınının Büyük Şeytanın İslam Cumhuriyeti ve diğer düşmanlarına karşı yürüttüğü biyolojik savaşın bir parçası olduğuna dair İran ardından Çin’in saçma ideolojik söyleminin büyük bir kısmını ortadan kaldırıyor. Ancak daha da önemlisi, İran’ın Çin’in hikayesine yönelik şüphelerini, ABD zamanının ölümünü ve Çin anının doğuşunu deklare eden şiddetli Çin propagandasının aktif olduğu bir anda dile getirmiş olmasıdır.

Çin’de devletin kamusal siyasi figürünün, Şi Cinping’in Kasım 2012’de Çin Komünist Parti Genel Sekreterliği ve Mart 2013’te devlet başkanlığı makamına ulaşması ile büyük bir dönüşüm dönemine girdiğine şüphe yoktur. Son on yılda Şi Cinping Çin’i hızlı bir biçimde tek adam rejimine taşıdı. 2018 yılında başkanın görev süresini sınırlayan yasaları iptal ederek adeta belirsiz bir süreye kadar yönetimde kalacağını deklare etti. Buna bağlı olarak, başkanın koltuğunda kalmasını sağlayan tek şey olan korku devletini üretmek ve liderin heybetini artırmak için baskıya olan ihtiyaç otomatik olarak arttı. Çin’e kültürel ve etnik çeşitliliği yönetmekte mekanizmalarının yetersiz kaldığını hatırlatan Müslüman Sincan eyaletinde baskı arttı. Çin’e demokrasinin sürdürülebilir refahın tek yolu olduğunu hatırlatan kapitalist Hong Kong’da baskı arttı. Her sabah Çin’e coğrafyanın lanetini hatırlatan (çünkü Tibet, Hindistan’ın eline geçmesi halinde tüm Çin’in düşeceği bir kale ve aynı zamanda Çin’in üç ana ırmağının kaynağıdır) dünyanın en yüksek platosu ve “su kulesi” Tibet’te baskı arttı.

Şi Cinping ve dünya, sağlık krizinden doğan bir ekonomik kriz ile karşı karşıya bulunuyor ve Çin halihazırda 2008 yılındaki finansal krizde sahip olduğu ekonomik konumda değil. O gün Çin, 600 milyar dolarlık yani gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 13’üne eşdeğer bir ekonomik ve finansal teşvik paketini küresel ekonomiye pompalayarak dünyaya liderlik etmişti. Bu paket sayesinde küresel ticaret çökmemişti. Ne var ki bugün, Çin farklı bir durumda. 2008 yılından bu yana özellikle Bir Kuşak Bir Yol projesi kapsamında altyapı projelerinin finansmanı için yaptığı harcamaların ağır borcu ve koronavirüs salgınının ikinci dalga tehdidi altında bulunuyor.

Cinping tüm bu boşlukları, oldukça başarılı bir siyasi propaganda, gerçekdışı ya da yanlış haberler üreten bir mekanizma ile dolduruyor. Bu propagandanın başarılı olduğunun işaretlerinden biri de, genç Florida senatörü Marco Rubio’nun, Kongre’deki oturumlardan birinde yaptığı konuşmaya ait bir kaydın Çinceye çevrilmesi ve samanlıktaki yangın gibi yayılmasıydı. Rubio bu duygusal ve korkutucu konuşmasında, Çin-ABD rekabetinden bahsederek heyecanla 10 yıl gibi bir süre içinde Çin borsasının ABD borsasının yerini alacağını, ABD’li tüketicilerin ihtiyaç duyacağı ilaç vb. ürünlere erişmek için ABD’nin siyasi olarak Çin’e boyun eğeceğini söylüyordu. Çin’in 5G teknolojileri, yapay zeka vb. alanlarda ilerlemesine karşı uyarıyor ve korkutuyordu.

Gerçeklere bakıldığında Rubio söylediklerinin birçoğunda haklıydı ancak teknik bir zafer, Çin’e ABD’nin halefi olmasını sağlayacak emperyal rolü vermiyor.

Rubio’nun söylediklerinin birçoğu, ellili yılların sonu ve altmışlı yılların başında Sovyetler Birliği uzay yarışında ABD’yi geçtiğinde de dile getirilmişti. Foreign Affairs dergisinde yayınlanan önemli yazısında Rocher Sharma da buna dikkat çekmişti.

Yetmişli yıllarda petrol fiyatlarında görülen büyük artış nedeniyle Sovyetler Birliği ekonomisinin ABD ekonomisini geçmeye yaklaştığı gibi yine benzer şeyler söylenmişti ancak bir sonraki on yılda Sovyetler Birliği’nin kendisi yıkıldı. Seksenli yıllara gelindiğinde bu kez sıra Japon mirasçıya gelmişti. Fakat Japonya’nın ABD’nin bir alternatifi olarak yükselişi efsanesi de seksenli yılların sonunda Tokyo borsasının çöküşü ile sona erdi. Şimdi sıra, Çin efsanesine geldi.

Gerçek şu ki; ABD’nin dünyanın gayrisafi yurtiçi hasılası içindeki payı %25’tir ve bu pay 40 yıl boyunca neredeyse sabit kaldı. Buna karşılık, Çin’in payı yüzde 16’dır. Bu, büyük bir pay olsa da ABD’nin değil Japonya, Avrupa ve Rusya’nın paylarını etkilemektedir.

ABD borsasının değeri son on yılda yüzde 250 arttı ki bu, değeri sadece %70 oranında artan Çin borsası dahil dünyadaki herhangi bir borsanın kaydettiği değerden 4 kat daha fazladır. Bunun yanında yedi ABD şirketi, dünyanın en büyük şirketleri listesinin ilk sıralarında yer almaktadır.

Ayrıca göç düzenlemeleri nedeniyle ABD’de 2035 yılına kadar çalışan nüfus kesiminin büyümesi beklenirken Çin son iki yıldır bu konuda bir daralmadan mustarip. Bu da, ekonomik büyümesi için bir sıkıntı ve emekli maaşları nedeniyle devlet bütçesi üzerinde bir baskı oluşturuyor.

Bilime gelince, ABD’nin 106 Nobel ödülüne karşılık Çin’in 12 ödülü olduğuna, dünyanın en iyi on üniversitesinden sekizinin ABD’de bulunduğuna dikkat çekmeliyiz.

Dil, sanat, sinema, siyasi sistem değerleri ve medya alanında Çin ve ABD yumuşak güçleri arasındaki efsanevi farklılıklardan ise Joseph Nye’nin deyimiyle dilediğimiz gibi bahsedebiliriz.

ABD emperyalist bir güç olarak bilinmesine rağmen ülkeler, ABD’ye karşı Çin ile değil Çin’e karşı ABD ile ittifak yapmaya daha yakınlar. ABD’nin komşuları, kendisi ile ilişkilerine güvenirken Hindistan, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Vietnam gibi komşuları Çin’e güvenmiyor.

Çin büyük bir devlet ancak dünya şöyle dursun Asya’da bile ABD’nin alternatifine dönüşmek için daha birçok eksiği bulunuyor.    


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya