Şarkul Avsat Türkçe https://turkish.aawsat.com Şarkul El-Avsat gazetesi dünyaca en ünlü günlük Arapça gazetesi sayılır. Farklı dört kıtada bulunan 12 şehirde aynı anda basılmaktadır. http://feedly.com/icon.svg

Korona ile yaşamak peki ya sonrası...

Korona ile yaşamak peki ya sonrası...

Salı, 26 Mayıs, 2020 - 13:45
Cemil Matar
Mısırlı düşünür ve yazar

Sorular, sorular ve sonra yine sorular ama tek bir açık ve net cevap yok.

Sorularla uyuyor görüşlerle uyanıyoruz.

Gece siyah örtüsü ile iniyor, aynı sorular ve onlara eklenmiş yeni sorularla uyuyoruz.

Fikirler üşüşüyor ve bazıları kabuslara karışıyor...

Sabah, dün sabah uyandığımızdan daha da düşük bir enerji ile uyanıyoruz.

Yeni sorular, korona döneminde ulaştığımız görüşler ve yanıtlar hakkında daha fazla şüphelerle uyanıyoruz.

Bunda haklı olduğumuza şüphe yok.

Artan sayıda üyesinin öleceğine dair bir kararla karşı karşıya kalan bir insan grubuyuz.

Bu kararı bize, sağlık uzmanlarını, üst düzey laboratuvar testlerini, aşı ve ilaç, yapay zeka başta olmak üzere teknoloji alanındaki büyük şirketlerin büyük ortaklarını, basın mensuplarını ve politikacıları içeren bir koalisyonun temsilcileri iletti. Bu son derece tehlikeli oyunu son derece büyüklerin dışında kimsenin oynamasına izin yoktu.

***

Anlatmak için yaşadığım eşsiz bir deneyimdi ve hala da öyle. Önceden itiraf ediyorum bunu hakkını vererek yapamayacağım.

Hayatım boyunca ciddi krizler yaşadım veya tanık oldum. Kimisi epidemiyolojik kimisi de hazırlık ve harekete geçirme konusunda modern, devrimci hedefliydi.

Fakat hiçbiri, belirsizlik ve ilginçlik veya kurbanlarının sayısı ya da masraflarının boyutu yönünden koronavirüs krizi ile boy ölçüşemezdi.

Örneğin çocukluktan ergenliğe geçiş dönemimde, Mısır’da kolera salgını krizi patlak vermişti.

Bu küçük yaşımda neler olup bittiğini ayrıntılarıyla hatırlıyorum.

Mesela biyosit kokusunu, ayrıca zorunlu olarak tüm taze gıdalarımızda kullanılan potasyum permanganat çözeltisinin tadını özellikle hatırlıyorum.

Ev halkı arasında ve sokaklarda ölümle ilgili konuşmaları ve sahneleri çok iyi hatırlıyorum.

Bu kriz hakkında hatırladıklarım ondan ne kadar etkilenmiş olduğumu gösteriyor. Bununla birlikte kolera salgını geçip gitti ve arkasında yanıt bulamadığımız sorular bırakmadı.

Dürüst olmak gerekirse, arkasında istihbarat ve kurumlarını yanıtlarını aramakla meşgul olacakları sorular, doğrulanması gereken şüphelerle sarılı meseleler bıraktığını düşünmüyorum.

Zirveye ulaştığında, Japon yelpazesi gibi iki keskin uçta gidip gelen sorular yaratan bir kriz yaşadığımı hatırlamıyorum. Trump tek başına buna bir örnektir. Bu krizin başında gölgesini kaybetti.

Demek istediğim, Donald Trump bir karakter içinde iki karakteri somutlaştırmak niyetindeydi: Her cephede muzaffer olan başkan karakteri ile ikinci dönem başkanlığa aday karakter. Başkan, başkanlığının birinci döneminin üçüncü yılını, kendisini ikinci bir döneme taşıyacak bir seçim hayal ederek geçirdi. Seçmenlere hitap ederken kendisini eşsiz bir başkan olarak gösteriyordu. ABD tarihinde onun gibisi gelmemişti.

O, ABD’nin ekonomi tarihinde en yüksek iş fırsatları yaratmış başkandı. ABD tarihinde yıllık en büyük ekonomik büyüme oranını gerçekleştirmiş başkandı.

O şöyleydi, o böyleydi, o…

Ne anayasadaki bir madde ne de anayasanın tamamı, kurucu babalar ve efsaneleri hiç kimse önünde duramazdı.

Bize gelince kendimizi, sadece ABD tarihinin değil Batı tarihinin de en kötü seçimlerine hazırlıyorduk.

Ne var ki olan oldu, korona saldırdı ve Trump onu seçim sahnesinin dışında tutmayı başaramadı. Aslında kendisini seçim gerçekliğinden uzak tutmak için olağanüstü bir çaba harcadığını itiraf etmeliyiz.

Öyle ki virüsün varlığını reddetti. Demokrat Partinin bir komplosu olduğunu öne sürdü.

Ama korona kaybolmayarak ona meydan okudu.

Seçim kampanyasının yerine kendisini dayattı.

Diğer bir deyişle, ülkeye çok geçmeden bir sloganın ötesine geçen bir sloganı dayattı: Benim olmadığım bir seçim kampanyası yoktur.

Yani tarafı olmadığım bir politika yoktur. Beni hesaba katmayan bir askeri denge yoktur. İrademin ve etkimin gücüne boyun eğmeyen bir ekonomi yoktur demiş oldu.

Son üç ay boyunca Başkan Trump yönetiminin aldığı kararlarla nasıl tökezlediğini gördük.

Süper gücün başkanının, uykusuz ya da hasta geçirdiği bir gecenin sabahında karşımıza çıktığındaki durumunu gördük. Kurduğu ve başına kendisini işbirlikçi, birleşik ve anlayışlı bir ekibi temsil edecek şekilde eğitmekte başarısız olan yardımcısını getirdiği korona virüsü çalışma grubunu onlarca kez gördük. Başkanın öfkesini kendisinden seçim kampanyasını çalan virüse yönlendirdiği günlük sunumlarını izledik.

Bu gösterilerinden her birinde başka bir ülke ile diplomatik kriz yaratmasını ve sonunda Çin’in süper güç olmaya çalıştığı gerçeğini yeniden gündeme getirmesini izledik.

Keza tıbbi casusluk gücüyle Çin’in, Vuhan eyaletinde virüsün ortaya çıkışı ve yayılması konusunda dünyayı bilgilendirmekte geciktiğini ortaya çıkarmasını da. Trump, güç dengeleri hesaplarında ertelenmiş bir adım olan Çin ile bir politik dünya savaşın fitilini vaktinden önce ateşledi.

Bunun üzerine polemikler ve karşılıklı suçlamalar peşi sıra geldi. Öyle bir zaman geldi ki virüsle mücadele platformu seçim kampanyasına hizmet eden bir platforma daha sonra da savaş platformuna dönüştü.

Dünyanın dört bir yanında tartışma sahaları daha önce ne Washington ne de başka bir yerde gündeme getirilmemiş ve bazıları zamansız sorularla doldu.

Bu sorulara şu örnekleri verebiliriz:

Birincisi, koronanın saldırısına uğrayan ülkelerde ailenin güç dengesi gerçekten de etkilendi mi?

Bu, kışkırtıcı ve kesinlikle sosyologların daha önce tartışmayı reddettikleri bir soru ancak çok geçmeden bir de baktık ki Avrupa, Latin Amerika ve ABD’de bilim adamlarının gündemlerinin ilk sırasına yerleşmiş.

İkincisi, korona dünyanın farklı ülkelerinde siyasi iktidarın güç ve etkisine güç ve etki mi kattı?

Korona ile mücadele hazırlıklarının, iktidarlara haklar, özgürlükler ve özgürlük alanları pahasına siyasi sahneye nüfuz etme olanağı tanıdığı söyleniyordu.

Siyasi otoritelerin halkı, kendisine karşı kışkırtan aktif güçlerden izole ettiği söylendi.

İktidarlar şimdi rakipsiz. Öğrenciler evlerinde kapalı odalarda ders çalışıyorlar. Yoksullar kendilerine yapılan yardımları teslim aldılar ve çalışmama karşılığında daha fazlasını bekliyorlar. Yayınlara getirilen kısıtlamalar, onlara her alanda istediğini söyleme olanağı tanıdı.

Burada sorulması gereken soru şu: İçinde bulunulan olağanüstü halin sunduğu bu durum sürdürülebilir mi ve Batı ülkelerinde demokrasinin gerilemesi durumunun ikinci bir doğası haline gelebilir mi?

Üçüncüsü, koronanın iki seviyede, ilaç üretimi ve yapay zeka teknolojileri seviyelerinde, faaliyet gösteren yatırım sektörleri içinde bir araya gelen ittifakın ürünü olduğu anlaşıldı.

Şimdi çıkar sahibi güçler iç içe geçti. Mesela güvenlik güçleri devreye girerek, virüsün yayılmasını durdurma bahanesiyle bireyler üzerindeki denetiminin ve onları takip etme yetkisinin onaylanmasını talep ediyor. Bu gelişme bireylerin mahremiyetinin yolun sonuna geldiği anlamına mı geliyor?

Çin’de şu anda vatandaşları takip eden 320 milyondan fazla kamera bulunduğu söyleniyor. Birinin, gelecekte vatandaşların mahremiyetini korumaya öncülük edecek bir ülke bulup bulamayacağımızı sorduğunu duymuştum. ABD’li seçmenler Başkan Trump’ı bir dönem daha başkanları olarak seçerlerse, ilk döneminde kardeş kurumlarının üçte ya da dörtte birini ortadan kaldırdıktan sonra ikinci döneminde Uluslararası İnsan Hakları Örgütünün varlığına son vermeyeceğinin garantisi var mı?

Dördüncüsü, müttefik ve galip ülkeler evde eğitim deneyimini sürdürecekler mi?

Koronavirüs olmadan neredeyse kendisini uygulamakta başarısız olacağımız yeni bir eğitim sistemimiz mi oldu? 

Kapanış ve karantina döneminde e-ticaretin elde ettiği kazanımları devam ettirecek miyiz?

Çin’de bu dönemde e-ticaretin %400 arttığı söyleniyor. İç ticaretin doğası ve onunla birlikte tüketim ve pazarlama davranışların doğası değişir mi?

Beşincisi, Washington küreselleşmenin sonunun geldiği teorisinden emin mi?

Alternatif nedir?

Tek başına yöneteceği yeni bir dünya düzeni taslağına ihtiyacı olduğuna mı kanaat getirdi?

Böyle bir hedef varsa kendisine yönelik yaratıcı ve toplu çabaların bulunmadığı dikkatimizden kaçmadı.

Avrupa'nın iki kutuplu hegemonya olasılığını zayıflatacak daha geniş bir bölgesel entegrasyon arayışıyla Rusya'ya yöneldiğini mi göreceğiz?

Avrupalılar, Ruslar ve Çinliler, ABD’nin uluslararası işbirliği ilkeleri pahasına nihai olarak bölgesel izolasyona yöneldiğinden emin mi?

Ve buna benzer daha birçok soru…


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya