Savaş davulları çalıyor; Washington ile Tahran arasında çatışma yaklaşıyor. Eğer Donald Trump ve ekibinin kullandığı hazırlık dili, gözdağı ve tehditler, İran Dini Lideri ve çevresinden gelen söylemlerin yansıttığı ölçekte hayata geçerse, bu durum Ortadoğu’daki en büyük ve en tehlikeli karşılaşmalardan biri olmaya aday.
Washington’da anlatıldığına göre, Trumpçı öfkenin ve bu karşılaşmanın kıvılcımı, İran güvenlik güçlerinin müdahaleleri sonucu göstericiler arasında ölü sayısının artmasına Trump’ın duyduğu tepkiyle ateşlendi. Elbette bu Amerikan ‘insani hassasiyeti’, dünyanın başka acı dolu bölgelerinde yaşanan insani felaketlerde aynı ağırlık ve etkiye sahip değildir… ama ‘neyse’.
Asıl önemli olan şu ki, büyük çatışmadan önce son bir yön değişikliği yaşanmazsa, gidişat açıkça bu çatışmaya doğrudur. Peki bu karşılaşma nasıl olacak, ne zaman gerçekleşecek ve hangi boyutta yaşanacak? Beyaz Saray Sözcüsü’nün de ifade ettiği gibi, bu tamamen Trump’ın vereceği bir karar.
BBC’nin siyasi işler editörü Paul Adams, Chatham House bünyesindeki Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı’nda görev yapan Bilal Saab’dan şu değerlendirmeyi aktardı: “Trump’ın yapması gereken tek şey, rejimin içinde korku yaratacak bir darbe indirmektir. Amerikan saldırısı, göstericilerin kendilerine olan güvenini artırabilir ve rejimin dikkatini dağıtabilir.”
Ancak Saab, askeri seçeneğin ters sonuçlar doğurma ihtimaline de dikkat çekti. Bunu şöyle açıkladı: “Böyle bir adım, rejimin tutumunun sertleşmesine ve hâlâ ülkenin dört bir yanında yaygın olan destek tabanının daha da kenetlenmesine yol açabilir.”
Eğer beklenen saldırı, yalnızca caydırma amacı taşıyan ve sınırlı bir davranış değişikliği hedefleyen sembolik bir müdahale olarak kalır, köklü bir dönüşüm yaratmazsa, bu durum rejimin popülaritesini artırabilir. Bu artış yalnızca rejim yanlıları arasında değil; ‘hedef alınan rejim değil, vatandır’ düşüncesiyle hareket eden, İran içindeki ve dışındaki sıradan İranlılar arasında da görülebilir. Tarihiyle gurur duyan İran kültüründe, bu tür milli duyguların etkisinin ne denli güçlü olduğu iyi bilinmektedir.
Bu topraklar, yani Ortadoğu, bitmek bilmeyen savaşlardan ve felaketlerin sürekli hale gelmesinden büyük ölçüde yoruldu. Bölgenin enerjisi, fitnenin yeni fitneler doğurduğu çatışmalar içinde tüketildi. Buna karşılık, hayatın birkaç damlasına ve umudun küçük bir işaretine duyulan özlem her geçen gün arttı.
Benim bir hayalim var -Amerikalı siyah lider Martin Luther King’in dediği gibi- bu bölgenin savaş yorgunluğundan kurtulması, barışın sürekli boğazlanmasına son verilmesi ve hem aklın hem de umudun öldürülmediği bir geleceğe kavuşması…
Özetle, hiç kuşku yok ki bölgemizin bugünü ve geleceği açısından büyük, tehlikeli ve sarsıcı bir dönemece giriyoruz. Bu sert çatışmanın şarapnellerinden kendimizi korumamız gerekiyor… Yaşayan görecektir.