Uluslararası Barış Kurulu, sadece Gazze veya Ukrayna'daki savaşları sona erdirmeyi amaçlayan bir kuruluş olarak görülemez. Aksine, mevcut uluslararası kurumları, özellikle de Birleşmiş Milletleri yıkarak yeni bir uluslararası düzen kurma girişimidir. Gazze'de başarılı olmasıysa, BM'nin başaramadığı bir başarı öyküsünü gerçekleştirdiği söylemi için bir çıkış noktası olacaktır. Böylece yeni oluşumun meşruiyeti pekişecektir.
Gerçekte, ABD Başkanı Donald Trump'ın projesi, insanlık tarihi boyunca birçok deneyim gibi, yeni olanı meşrulaştırmak için “eskinin başarısızlığını” öne sürmeye dayanıyor. 1920'de kurulan ve 58 ülkeyi kapsayan Milletler Cemiyeti, Birinci Dünya Savaşı'nın trajedilerinden sonra uluslararası barış ve güvenliği korumayı amaçlamıştı. Ancak hedeflerine ulaşamadı ve dünya büyük acılar yaşadığı İkinci Dünya Savaşı'na girdi. Herkes, özellikle de İkinci Dünya Savaşı'nın galipleri, kendilerini de temsil edecek olan BM’ye dayalı yeni bir dünya düzeni kurmayı düşündü. Güvenlik Konseyi'nde daimi üyeliğe sahip beş “seçkin” ülke veto yetkisine sahipken, “kitleler” -BM Genel Kurulu üyeleri- dünyanın geri kalanını temsil ediyordu.
BM sistemi 1936'dan beri faaliyet gösteriyor ve özellikle etkisizliği ortaya çıktıktan ve ABD ile İsrail birçok kararını hiçe saydıktan sonra neredeyse herkes tarafından eleştirildi. ABD, devlet başkanlarını kaçırdı, ülkeleri işgal etti ve uluslararası hukuk çerçevesinin dışında savaşlar başlattı. İsrail ise soykırım yaptı ve BM kurumları ondan bunun için hesap sormaktan aciz kaldı. BM’nin performansı birçok alanda yetersiz ve etkisiz kaldı, kararlarının çoğu, esas olarak Amerikan çifte standartları nedeniyle sadece “kağıt üzerinde mürekkep”ten ibaret kaldı. Aynı ABD Trump döneminde, performansının yetersiz kalmasından sorumlu olduğu kurumu eleştirmeye başladı.
Bazı Güney ülkeleri, Güney Amerika, Afrika ve Asya'dan temsilciler ekleyerek Güvenlik Konseyi'ndeki daimi üye sayısını artırmaya çalıştı. Yine bazı Avrupa ülkeleri BM'yi reforme etme ihtiyacından bahsetti, ancak kayda değer bir başarı elde edilemedi.
Gerçek şu ki, bugün Barış Kurulu’nun kuruluşunda yaşananlar, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası sistemde yaşananların, yani bir kurumun uluslararası barış ve güvenlik hedeflerini gerçekleştirememesi ve kurucularının veya liderlerinin BM önderliğinde yeni bir uluslararası düzen üzerinde anlaşmasının tam aksidir. Trump, BM'yi reform etme girişiminde bulunmadan ve yeni kuruluş hakkında en azından uluslararası bir uzlaşma bile sağlamadan, BM'nin yerini almayı amaçlayan yeni bir oluşum kurmaya tek taraflı olarak karar verdi. Bu, uluslararası sistemdeki en güçlü ülkenin, BM'yi zayıflatmaktan sorumlu olan ülkenin başkanının tek taraflı bir kararıdır. Bu nedenle Thomas Friedman gibi önde gelen bir yazar Trump'ın politikasını “Önce ABD” değil, “Önce Trump” olarak tanımladı.
Mevcut sistemin kusurlu olduğundan yola çıkan ancak ikna edici ve küresel olarak kabul görmüş bir alternatif sunmayan bu yeni proje, var olana karşı bir ret çığlığından ibaret kalan, kurmak istedikleri alternatif düzen için net bir vizyon ve kurallardan yoksun olan bazı iç değişim girişimlerine benziyor. Fakat eski düzene karşı elde edilen “zaferin coşkusu” geçtikten sonra ortaya çıkan başarısızlık büyüktü.
Trump, Barış Kurulu tüzüğünü deklare etti ve burada BM’ye açık bir gönderme olan “defalarca başarısız olmuş yaklaşımlar ve kurumlar” ifadesi tekrarlanıyordu. Trump tüzüğü imzalayan devletlere “ondan ayrılma cesaretini gösterme” çağrısı yaptı.
Trump'ın kurulu, BM'nin birçok uluslararası çatışma ve krizi çözmedeki yetersizliğinden yararlanarak bazı alternatifler önerse de, fikir birliğinden ve uzlaşıdan yoksun. Dahası Uluslararası Barış Kurulu'na katılan ülkelerin çoğu da BM'nin yerini almasını istemiyor. Trump, Gazze'deki yeniden inşa ve finansmanın anahtarını elinde tutacağını söylediği “Barışa Yatırım” kuruluna üyelik için (ömür boyu üyelikler için 1 milyar dolara kadar) önemli bir mali katkı şartı koştu. Bu, birçok dünya liderini onunla koordinasyon kurmaya zorlayacak ve potansiyel olarak uluslararası ağırlık merkezini uluslararası hukuk ve meşruiyet kurumlarından “iş anlaşmalarının etkinliğine” ve iş dünyasının gücüne, ya da Alman Şansölyesi'nin dediği gibi “kazanmak için ödeme yapma”ya kaydıracaktır.
Trump'ın başkanlığı sırasında elde edebileceği başarılara rağmen, Uluslararası Barış Kurulu'nun BM'nin alternatifi olmakta başarılı olmasını beklemiyorum. Bununla birlikte, önemi, uluslararası düzenin ve BM'nin sorunlarına, bunların reforme edilmesini veya uluslararası hukukun değerini göz ardı etmeyen alternatifler üzerinde anlaşmanın gerekliliğine ışık tutmasında yatıyor. Hukuk, şeffaflık veya hesap verebilirlik olmadan sadece “iş”, herhangi bir toplum veya uluslararası düzen için bir felakettir. Dolayısıyla ne Trump ne de başka biri, ABD'nin başarısının, gücünün ve prestijinin, yalnızca “öde ya da kaybet” ilkelerine değil, hukukun üstünlüğüyle yönetilen, özgürlükler, bilim, yenilik ve bireysel girişimcilik üzerine kurulu bir devletten doğduğu gerçeğini göz ardı edemez.