Dünya, yörüngelerini yeniden şekillendirecek ve rotasını belirleyecek, dinamik uluslararası düzeni Batı'dan Doğu'ya kaydıracak bir başka Avrasya yüzyılının eşiğinde mi?
Bu soru, Batılı araştırma merkezlerinde güçlü bir şekilde müzakere edilen bir tema haline geldi ve bu tartışmaların merkezinde, Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu'ndaki Henry Kissinger Küresel İlişkiler Kürsüsü Profesörü Hal Brands önemli bir konumda yer alıyor. Kendisi “Avrasya Yüzyılı: Sıcak Savaşlar, Soğuk Savaşlar ve Modern Dünyanın Oluşumu” adlı ufuk açıcı kitabın sahibidir.
Son zamanlarda bazı kişilerin küresel sahneyi ciddi olarak yeniden değerlendirdiği ve şu soruyu sorduğu aşikâr: “Baba George Bush'un öngördüğü Yeni Dünya Düzeni sonrası dönem ne zaman doğacak ve bu bir Batı yoksa Doğu yüzyılı mı olacak?”
Gerçek şu ki, modern çağın Amerikan egemenliği dönemi olduğu yönündeki yaygın küresel algının aksine, Hal Brands, dünyanın aslında uzun ve çalkantılı bir Avrasya yüzyılına tanık olduğuna ve bu dönemde Avrasya'nın küresel rekabetin arenası olduğuna kesin bir şekilde inanıyor.
Öncelikle, Avrasyacılık tam olarak nedir?
Kısaca, Avrasya, batıda İber Yarımadası'ndan doğuda Rusya'ya kadar uzanan, Avrupa ve Asya'yı birleştiren coğrafi bir bloktur. Yaklaşık 5,3 milyar nüfusa yani dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 70'ine, 60 trilyon doları aşan bir GSYİH'ye sahip ve küresel ekonominin yüzde 60'ını oluşturuyor. Geleceği umut verici görünüyor zira Asya şu anda yüzde 4,5'lik bir oranla dünyanın en hızlı büyüyen bölgesidir.
Avrasya'nın, özellikle topraklarında bulunan ekonomik kaynaklar ve ordularının askeri gücü açısından, tarihsel olarak dünya için stratejik bir merkez olmasına rağmen, önemini vurgulayan çok az ses olmuştur.
Geçtiğimiz yüzyıla baktığımızda, belki o zamanlar hemen fark edilmeyen çarpıcı bir gerçeği keşfediyoruz; 20. yüzyılın korkunç şiddet ve çatışmalarının temel nedeni, teknoloji ve ideolojinin birleşimiydi. Avrasya topraklarında bu ikisi arasında açık bir sinerji gelişti ve savaşların dışarıya ihraç edilmesine yol açtı.
Bu tartışmanın irdelenmesi gerekiyor, çünkü burada bahsedilen teknoloji, Avrupa ve Asya'ya yayılan demiryollarıdır; bu da etki alanının genişlemesini ve orduların daha önce hiç olmadığı kadar kısa sürede daha büyük mesafeler kat etmesini sağladı.
O dönemde, Sanayi Devrimi, büyük güçler arasındaki çatışmaları daha şiddetli hale getiren ve savaşları uzatan sonuçlar doğurdu.
Belki de kaderin bir cilvesi olarak, bu ortamda otoriter rejimler ortaya çıktı ve bunların doruk noktası, kötü şöhretli Mihver Devletleri: Nazi Almanyası, Faşist İtalya ve İmparatorluk Japonyası oldu. Bu güçler, bin yıl süreceği varsayılan Üçüncü Reich gibi sahte mesihçi emellerin yanı sıra, ekonomik dinamizmi askeri güçle birleştirdiler.
Peki bugün düne benziyor mu, yani Avrasya'da böyle bir uyanıştan bir kez daha korkanlar var mı?
Son dönemdeki Rus-Çin yakınlaşması, bu endişeleri körüklemede şüphesiz önemli bir rol oynadı; Batı'nın, her iki kanadında, bir gün Kuzey Kore ve İran'ı da içeren dörtlüyle Hindistan'ın yakınlaştığı bir döneme uyanabileceği ve bunun da geleneksel Batı'yı, özü ve yapısı itibariyle, tehlikeli bir konumda bırakabileceği korkusu var.
Peki, Amerikalı düşünürler neden bu değişimlerle özellikle ilgileniyor?
Bu, kesinlikle “yeni Amerikan izolasyonistleri” olarak bilinenlerin düşünceleriyle ilgili; onlar Afganistan ve Irak'ta yaşananlardan ders çıkarmak gerektiğini, ABD'nin ve ulusal güvenlik çıkarlarının, dış müdahaleler azaltılarak iç meselelere odaklanıldığında en iyi şekilde korunacağını savunuyorlar.
Ancak, tarihsel bakış açısıyla bakıldığında, yükselen Avrasya güçlerinin yapay zekâ, kuantum hesaplama ve yarı iletkenler için gerekli önemli madenler çağında güç gerçekleriyle yeniden genişlemeye yönelecekleri göz önüne alındığında, “Monroe Doktrini”nin arkasına sığınmak sorgulanabilir hale geliyor.
Bu bağlamda, ABD'nin yükselen Avrasya dünyasıyla uyumu, sadece bir seçenek değil, bir zorunluluk haline gelecektir.
Avrupa, Amerikan askeri müdahalesi olmadan İkinci Dünya Savaşı'nı kazanamazdı; bu da yeni dünya düzeninin istikrarının, mevcut ve gelecekteki Avrasya değişimleri karşısında güçlü bir Amerikan ortaklığına bağlı olduğu anlamına geliyor.
Bugün ABD, küresel hakimiyetini sürdürmek için gerekli öncelikleri ve jeostratejik gereksinimleri kaybetme korkusuyla Brzezinski'nin “Büyük Satranç Tahtası” kitabını yeniden okuyor.