1990 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), dünyanın tüm sakinlerinin yaşam standardını yükseltmeye yönelik kapsamlı bir proje benimsedi. Üye devletler o dönemde ekonomik politikalarını projenin hedefleriyle uyumlu hale getirmeyi kabul ettiler. Bu hedefler kümesi İnsani Gelişme Endeksi (İGE) olarak adlandırıldı. İGE, uluslararası alanda tanınmış iki uzman tarafından geliştirildi: Pakistanlı Mahbub ul Haq ve İskoçyalı Richard Jolly. Göstergeler, Hint filozof Amartya Sen'in teorisinin ışığında belirlendi.
Bu projenin duyurulması, kalkınma ve ilerleme kavramında temel bir değişim olarak kabul edilir çünkü kalkınma projelerinin düşünülme biçimini değiştirdi. Sonuçları ölçmek için ekonomik kriterlere odaklanmak yerine, odak noktası bireyleri tamamen kendi kendine yeterli hale getirmeye, onlara sunulan seçenek yelpazesini genişletmeye ve bu seçenekleri bağımsız olarak yaşam hedeflerine ulaşmak için kullanmalarını sağlamaya kaydı.
Bazı insanlar için -belki de çoğu için- bu ifadeler soyut ve teorik görünüyor. Kendi kendilerine şöyle diyebilirler: Sonuçta hepimiz düzgün bir konut, sağlık hizmeti ve rahat bir emeklilik sağlayan iyi bir gelir istiyoruz. Hal böyleyken neden seçimler, standartlar ve bağımsızlık üzerinde uzunca düşünelim ki? Hatta bazıları şiddetle şunu savunuyor: Eğer para ve kişisel bağımsızlık ile vatandaşların sahip olduğu geniş seçenek yelpazesi arasında seçim yapmak zorunda kalsaydım, şüphesiz ki ilkini seçerdim.
Bunlar, her halükârda hayata dair farklı bakış açılarıdır. Bazıları hayatın değerini ve kalitesini sahip oldukları maddi varlıkların miktarıyla ölçer. Bazıları da bunu kendilerine sunulan fırsatlar ve seçeneklerle, yani hayatlarında sahip oldukları özgürlük derecesiyle ölçer. Eğer ilk görüşü daha çekici buluyorsanız, başkalarını ikna etmeye çalışarak kendinizi yormayın. Ve eğer ikinci görüşe ikna olmuşlarsa, onlara karşı olmanızı haklı çıkarmanıza gerek yok.
Klasik kalkınma teorisi, ekonomik hareketliliğin iyileştirilmesinin genel nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılayacağını ve arzu ettiği mutluluğa ulaşmasını sağlayacağını varsaymıştır. Ancak Amartya Sen, cimrilerin felsefesini benimsemedikçe, paranın kendi başına mutluluğu sağlayamayacağına inanıyordu; cimriler, kasalarında biriktirdikleri servet büyüdükçe mutluluğun en yüksek seviyelerine ulaşırlar. Neyse ki, cimriler dünyada azınlıkta.
İnsanların yaşamları üzerine biraz düşünürsek, servetin kendi başına mutluluk yaratmadığını, ancak kesinlikle ona katkıda bulunduğunu görürüz. Bu bağlamda, eski Rus çarlarının saraylarındaki hizmetkarların, en zengin insanlar arasında olduklarını hatta köylere sahip olduklarını belirtmekte fayda var. Yine de çocuklarını kısa bir geziye götürmek, mallarının bir kısmını satmak veya oğullarını ve kızlarını Çar'ın izni dışında evlendirmek gibi en basit yaşam seçimlerinden mahrum bırakılmışlardı. Başka bir deyişle, bir anlamda köle veya köleye yakınlardı, ancak zenginlerdi.
Aynı şekilde, üç kişiye dair bir hikâye anlatılır: Birincisi ne yiyeceği ne de yiyecek satın alma imkânı olmadığı için açlıktan kıvranmaktadır. İkincisi, bol parası ve yiyeceği olmasına rağmen, dini nedenlerle tüm gün oruç tutmaktadır. Üçüncüsü ise arkadaşından kat kat daha zengindir, ancak sağlık sorunları nedeniyle yemek yiyememektedir. Açıkça görülüyor ki, birinci ve üçüncü kişilerin, ikinci kişinin aksine, seçme özgürlüğü yok. Peki, üçünden hangisi daha mutlu; hasta olan zengin, yoksul olan, yoksa kendi isteğiyle oruç tutan mı?
Öyleyse şu zor denklemi; geniş bir seçenek yelpazesiyle makul bir yaşam standardı sağlamayı nasıl başarabiliriz?
Amartya Sen'e göre, kalkınma projeleri iki şeyi hedeflemelidir. Birincisi, insanların ülkelerindeki ortalama yaşam standardına ulaşmalarına yardımcı olacak makul bir geçim düzeyi sağlamaktır. Bu, iş (veya iş fırsatları), sağlık hizmetleri, eğitim ve iletişim sağlamayı içerir. İkinci hedef ise bireysel girişimleri korumak ve kolaylaştırmak için ülkenin yasal ve kurumsal ortamını geliştirmektir. Bunun en belirgin tezahürü, herkesin kanun önünde eşit olması ve bağımsız bir yargıya başvurma imkanıdır.