Emel Musa
Tunuslu şair ve yazar
TT

Yoksulluğun yüksek maliyeti

Yoksulluk olgusu ile yüzleşme ve onu ortadan kaldırma konusundaki başarısızlığın gerekçeleri genellikle maddi bir boyuta sahiptir; fon eksikliği, zayıf kaynaklar, zayıf yatırım ve istihdam. Olaylara klasik yaklaşım ile baktığımızda bunlar oldukça ikna edici gerekçelerdir.

Ancak yeniden formüle edilmesi gereken sorular ve cevaplar ile ardından yeni sonuçlar var. Bunlardan biri de şu; bu olgudan muzdarip olan dünya ülkeleri -ki bunlar çoktur- yoksulluğun maliyetini ölçmeyi ve tanımlamayı düşünüyor mu? Büyük olasılıkla, bu çok yüksek bir maliyettir. Yoksulluğun maliyeti milyarlarcadır ve bu da yukarıdaki soruyu sormayı gerçekten gerektiriyor çünkü yaklaşımın felsefesini ve metodolojisini etkileyen bir soru.

Dahası dünyanın bazı ülkeleri aracılığıyla önemli niteliksel çalışmalar başlatarak kadına yönelik şiddetin ekonomik ve sosyal maliyetlerini belirlemesi gibi, yoksulluğun maliyeti, sosyal ya da ekonomik maliyeti, yani yoksullukla mücadele eden ülkelerin yoksulluğa ne kadar harcama yaptığı konusunda da çalışmalar başlatmayı ciddi olarak düşünmek faydalı olacaktır.

Bu demek oluyor ki, burada yoksulluk ikilemine dair anlayışta bir değişim kaydediyoruz. O da yoksulluğun bir neden değil, sonuç olduğudur. Bu ise tüm düşünme sürecinin tersine çevrilmesini gerektiriyor. Çünkü yoksulluk, yoksul yoksullaşmadan önce yoksulluğu kabul etmemenin sonucudur.

Soru basit; dünya öncelikle yoksulluğa ve onun yansımalarına ne kadar harcıyor?

Ülkelerin yoksullara, ihtiyaç sahiplerine ve yoksulluk içinde yaşayanlara ayırdığı bütçeler ile başlayalım. Bunlar çok büyük fonlar ama bir yoksula düşen pay hesaplandığında çok küçükler, çünkü yoksul insanların sayısı çok fazla ve yıldan yıla artıyor. Bu durum, açlık ve soğuk ile ​​mücadele için harcanan milyon ve milyarlarca dolarlık yardımın, ülkeler için yarattığı yorgunluk ve kan kaybına rağmen önemsiz olduğunu doğruluyor. Sorun, bunların yatırım amaçlı değil de getirisi olmayan krediler olmasıdır.

Elbette ne kadar zengin olursa olsun yoksulların olmadığı bir ülke yok ve yoksulların açlıktan ölmemesi ülkelerin görevidir, çünkü her yoksulun kendi anavatanında hakkı vardır ve vatanın mülkiyetini paylaşır.

Sorun, ülkelerin kimseyi dışlamayan, herkesi tanıyan bir yaşam sistemi ve kalkınma yolunu oluşturmayı nasıl başardıklarıdır. Burada tanıma ile asgari düzeyde insana yakışır bir yaşam ve işi garanti altına almayı kastediyoruz.

O halde ilk fikir şudur; ülkeler nasıl sosyal, insani, ahlaki ve hukuki olarak yoksullara yardım yapma zorunluluğundan kurtulacak? Elbette cevap aynı ve başkası da yok; yoksulluğun ortadan kaldırılmasıyla yoksulların soyu kesilecek, sonra yoksullar olmadığı için yoksullara büyük fonlar ve bütçeler ayrılmayacak.

Gelelim ikinci fikre, o da yansımaları açısından yoksulluğun maliyetidir. Zira akademik başarısızlığın ve ekonomik nedenlerden dolayı okulu bırakmanın toplum tarafından ödenen yüksek bir maliyeti vardır. Suça giden yol okulu bırakanlara, başarısız olanlara ve başkalarına sonuna kadar açıktır. Ekonomik olarak tanınmayan ve ülkelerin ekonomik döngüye entegrasyon kanallarını kendilerine açmadıkları kişilerin radikalliğe, suça, şiddete, hayal kırıklığına ve gerilime kolay yem olacaklarından bahsetmiyoruz bile. Yoksulluğun yansımalarının maliyetinden bahsettiğimizde hiçbir ülke bunu gerçekçi bir şekilde belirleyemez, çünkü bu, ülkelerin her alanda şiddet ve terör sonucunda neler kaybettiğini de hesaplamayı gerektiriyor.

Elbette maliyet rakamlar ile hesaplanamayacak kadar yüksek. Maliyet çalışması ne kadar doğru olursa olsun, maliyet belirlemede harcanacak çaba doğru olmayacaktır. Bunun yerine bu yansımalara karşı uygulanabilir bir tedavi düşünmek daha mantıklıdır. Bu noktada yoksulluğun yansımalarının nasıl ele alınacağına ilişkin her ülke için bir uygulama planının geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu yaklaşım, yoksulluk belasının kapsamının daraltılmasını ve aynı zamanda yansımalarını ele alarak nedenlerini ortadan kaldırmayı içermektedir.

Son derece sistematik, öncelikli ve uygulanabilir toplumsal kalkınma programlarına gereksinim var; istisnasız herkesin eğitim hakkını nasıl garanti altına alabiliriz? Çocukların okulu erken bırakmasını nasıl önleyebiliriz? Çocuklarının asgari ihtiyaçlarını karşılamak için ebeveynlerin bilişsel ve ekonomik yeteneklerini nasıl destekleriz?

Çocuklarımızı hırslı, imkansızı reddeden, mümkün fikrini benimseyen, hayal kuran, azimli, çabayı takdir eden, çalışmayı kutsallaştıran bir birey şeklinde nasıl yetiştiririz?

Böylece yoksulluğun ağır faturası ve yansımaları, bunun sonucunda ortaya çıkan olumsuz duygular, aşağılık ve intikam gibi sadist düşünceler azalır.

Şerefli olan eğitim ve öğretimdir, şerefli olan çalışmaktır, şerefli olan uzanmayan eldir.