Belfast'ın patlaması, mültecilerin veya kaderi koyu tenli olmak olan vatandaşların yaşadığı binaların alevler içinde kalması için Sudanlı bir mültecinin beyaz bir vatandaşı bıçaklaması gerekmiyordu. Önceki bütün göstergeler, yüzeyin altında kaynayan gerilimlere işaret ediyordu ve bıçaklama olayı bardağı taşıran son damla oldu. Belfast'tan önce, Hint kökenli bir İngiliz vatandaşı beyaz bir İngiliz vatandaşını bıçakladı ve ardından kardeşi, polisi arayarak kardeşinin ırkçı hakaretlere maruz kaldığını söyledi. İşin garip yanı, polis memurlarının bıçaklayan kişinin ifadesine inanarak; kurbanı kanlar içinde ve "Bıçaklandım, nefes alamıyorum!" diye feryat ederken öylece kanlar içinde bırakması ve şahsın orada son nefesini vermesiydi. Her iki olayda da Reform Partisi lideri Nigel Farage, aşırı sağcı (ırkçı) lider Tommy Robinson, iş adamı ve X platformunun sahibi Elon Musk, farklı derecelerde, haklı öfkenin ifade edilmesi çağrısında bulundular. Sonuç olarak gösterilerde, polislerin yaralanması, vatandaşlara yönelik saldırılar ve kamu mallarına zarar verilmesi gibi olaylar yaşandı.
Bu olgular bizi 1960'lara, milletvekili Enoch Powell'ın farklı ırklar arasındaki bir savaşın sonucu olarak yaşanacak “kan gölünden” bahsettiği ve yerli halka karşı ayrımcılığa dönüşeceği gerekçesiyle, ayrımcılık karşıtı yasalara karşı çıktığı döneme götüren daha büyük bir şeyin habercisi niteliğinde. Ancak İngiltere, nefret tuzaklarını aştı ve çoğulcu bir toplum inşa etti, kan gölü kehaneti gerçekleşmedi. Peki, neden nefret şimdi geri dönüyor? Ve neden özellikle Müslümanlar hedef alınıyor? Neden zenginler ve Amerikan yönetimindeki yetkililer beyazlar ve koyu tenliler arasındaki düşmanlığı körüklüyor? Cevap kısaca üç unsurda özetlenebilir; ekonomi, Avrupa kültürü ve kimlik. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ekonomi, yeniden inşaya katılmak için eski İngiliz kolonilerinden büyük ölçekli bir göçü gerektirdi ve bu da ekonomiyi canlandırdı. Yerli halk -bu terim her ne kadar yanıltıcı olsa da- ekonomik refah ve devletin, özellikle yerli halk için sosyal, sağlık ve eğitim hizmetleri ile iş güvencesi de dahil olmak üzere yaşamın temel ihtiyaçlarını sağlaması sayesinde yeni gelenlerle birlikte yaşamını sürdürdü.
Doğal kaynaklar azaldıkça, yerel ekonominin kaynakları da azalmaya başladı. 2008'den beri büyüme daraldı ve muhafazakâr hükümetler herkese kemer sıkma politikaları uyguladı. Ardından Brexit geldi, ekonomik durgunluk derinleşti ve hizmetler, özellikle Kovid-19 krizinden sonra kötüleşti. Bu durum yerli halkı, özellikle de işçi ve orta sınıfları, iktidardaki elitlerin aleyhine dönmeye ve onları içinde bulundukları kötü durumdan sorumlu tutmaya yöneltti. Her kriz siyasi fırsatçılar için bir fırsat sunduğundan, aşırı sağ partiler ortaya çıktı ve bu gruplara fırsatlarını çalanların mülteciler olduğu, yerli vatandaşlara verilmeyen evleri, yardımları ve paraları aldıkları propagandası yapmaya başladılar. Nitekim Avrupa'daki aşırı sağın söylemi şudur: “Fransa'da üç milyon işsiz ve üç milyon mülteci var.” Bunun ima ettiği şey şudur: “Onları sınır dışı edelim ki işlerini alalım.” Bu, aşırı sağ partiler için altın bir kuraldır.
Kültüre gelince, aşırı sağ ve bir ölçüde muhafazakârlar, bunun Avrupa medeniyetini yok edecek varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu iddia ediyor. Onlara göre bu tehlike, entegrasyonu reddeden, üstünlükçü ve Avrupa toplumunu değiştirmeyi amaçlayan bir doktrine bağlı oldukları için Müslümanlar tarafından temsil ediliyor. Sağ kanat, camilerin çoğalmasına, İslami giyim tarzının yayılmasına ve beyaz çoğunluğun haklarından ziyade azınlık haklarını önceliklendiren yasaların sayısının artmasına işaret ediyor. Sol kanadın, beyaz İngilizlerin sömürgelerde işledikleri suçlar için tarihsel özür ve tazminat talep etmesi ve Müslümanların bu taleplerle aynı doğrultuda hareket etmesi, nefreti daha da körükledi. Elon Musk ve ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance de dahil olmak üzere aşırı sağcı figürlerin, göç kapısı açık kaldığı sürece Avrupa medeniyetinin tehlikede olduğu söylemleri normal hale geldi. Bu suçlamaları, kendilerini dini ve siyasi bir güç olarak sunan, ibadetlerini kamusal alanlarda açıkça uygulayan ve böylece çoğunluğu kışkırtan, aşırı sağa malzeme sağlayan İngiliz Müslümanların davranışları daha da güçlendirdi. Bu çatışma, önemli bir soruyu öne çıkardı: İngiltere çok etnikli bir devlet mi, yoksa Hristiyan-Avrupa-muhafazakâr bir devlet mi?
Muhafazakâr Parti, muhafazakâr Hristiyan temelleri üzerine bir İngiliz kimliği inşa etmeyi seçti ve azınlıklar için herhangi bir bahane altında ayrıcalıklı yasaları reddetti. Bu, ırkçılığın, saldırıların, ekonomik ve sosyal fırsat kayıplarının yaşandığı 1960'lara geri dönmeye dair örtülü bir çağrıdır. İşçi Partisi ise çekingen bir şekilde de olsa, kimliğe vurgu yapmayı seçti ve konuya sınıf perspektifinden yaklaştı; yani hem beyaz hem de koyu tenlilerin ezildiğini ve çözümün adalet, iş fırsatları sağlamak ve orijinal kültüre saygı duyan çoğulcu bir toplum inşa etmekte yattığını ifade etti. Ancak popülist aşırı sağ, elitlerin yozlaştığını, kimliğin kaybolduğunu ve çözümün beyaz sınıfı ülkelerini geri almak için harekete geçirmek, vatandaşlık almış olanlar için bile gönüllü veya zorunlu göç ettirme için teşvikler sunmak olduğunu düşünüyor. Popülist sağ, Avrupa Hristiyan kültürüne sahip beyaz bir İngiltere hayal ediyor ve bunu beğenmeyenlerin gitmesi gerektiğini savunuyor.
Popülist politikacı kendini halkın iradesini ifade eden kişi olarak görürken, liberal ve muhafazakârlar kendilerini halkın temsilcileri olarak görürler. Birincisi kendini halkın iradesinin somutlaşmış hali olarak görürken, ikincisi aklıyla halkın çıkarını düşünür. Popülist yanılmazdır, oysa liberal demokrat hataları kabul eder ve reform için çaba gösterir. Aralarındaki seçim açık olduğundan, azınlıkların, özellikle Müslümanların, liberal kampa katılmaları zorunludur. Dışa vurulan dindarlık gösterilerini dizginleyerek, geldikleri ülkelerden taşıdıkları yükleri azaltarak, toplumla daha fazla bütünleşerek ve “Önce İngiltere” sloganını benimseyerek popülistlerin silahlarını ellerinden almaları gerekmektedir. Bunu başaramazlarsa aşırıcılık galip gelecek, demokrasi yok olacak ve onlar da kurbana dönüşeceklerdir.