Memun Fendi
TT

ABD-İran anlaşması kapsamında bölgesel düzen

ABD-İran anlaşmasının – ki şüphesiz öncelikle Washington ve Tahran arasında bir anlaşmadır- yeni bir bölgesel ve hatta Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra yaşananlara benzer şekilde yeni bir küresel düzenin başlangıcı olabileceğini söylemek abartı mıdır? ABD ile İran arasındaki barış, İran rejimi için askeri mücadeleden daha tehlikeli olabilir mi?

Bu fikri anlamak için, siyasi gerçekçilik perspektifinden bakmak gerekir. Berlin Duvarı'nın yıkılması sadece Almanya'nın yeniden birleşmesi değildi; uluslararası sistemde gücün yeniden dağıtıldığı bir andı. O andan itibaren Varşova Paktı çöktü, ardından Sovyetler Birliği dağıldı.

Bugünkü soru şu: ABD-İran anlaşması bölgesel ve uluslararası alanda benzer bir güç dağılımına yol açacak mı? İran için zafer gibi görünen şey, İran rejiminin yapısını etkileyen bir değişimin başlangıcına dönüşebilir mi?

Siyasette, anlaşmaların önemi, içerdikleri maddeler değil, ortaya çıkardıkları yeni gerçekliklerle ölçülür. Metinler tarihi değiştirmez, ancak sonuçları değiştirir. Bu nedenle Berlin Duvarı ile karşılaştırma iki olayın benzer olmasından değil, her ikisinin de öncesindekinden farklı bir düzene kapı açabileceği gerçeğinden dolayı faydalı görünüyor.

Duvarın yıkılması, bütün olarak bir dönemin sonunun işaretiydi. Bu sadece beton bir engelin yıkılması değildi; on yıllarca dünyayı yöneten siyasi, askeri ve ekonomik bir sistemin çöküşüydü. Bu olaydan, tek süper güç olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin önderliğinde yeni bir uluslararası düzen ortaya çıktı.

Bu nedenle, ABD-İran anlaşmasını nükleer meseleden veya yaptırımlardan daha geniş bir perspektifte ele almak önemli. Washington ve Tahran arasındaki çatışma, 1979'dan beri Ortadoğu haritasının şekillendiği temellerden biri olageldi. Bu düşmanlık temelinde ittifaklar kuruldu, güvenlik stratejileri geliştirildi ve savaşlara ve kriz yönetimine yüz milyarlarca dolar harcandı.

 Yapısal gerçekçilik literatüründe, devletler niyetlerinden dolayı değil, çevrelerindeki stratejik ortamdaki değişiklikler nedeniyle değişirler. ABD-İran düşmanlığı, bölgeyi 40 yılı aşkın süredir yöneten yapının bir parçasıysa, çatışmadan uzlaşıya geçiş sadece iki ülke arasındaki ilişkiyi değiştirmekle kalmayacak, aynı zamanda diğer bölgesel güçlerin uyum sağladığı oyunun kurallarını da değiştirecektir.

Yani bu çatışmanın mücadeleden uzlaşıya geçiş yapmasının etkisi sadece iki tarafla sınırlı kalmayacaktır. Politikalarını İran ve ABD arasındaki sürekli düşmanlık varsayımına dayandıran ülkeler kendilerini yeni bir gerçeklikle karşı karşıya bulacaklar. Çatışma potasında kurulan ittifakların yeniden tanımlanması gerekebilirken, diğer güçler de yeni güç dengesine göre kendilerini yeniden konumlandırmaya çalışacaklar.

Asıl soru “kim kazandı ve kim kaybetti?” değil, aksine şudur; bir bütün olarak bölgesel düzene ne olacak? İki tarihi düşman arasındaki ilişki değiştiğinde, güvenlik, nüfuz ve güç merkezlerinin hesapları da değişir. On yıllarca değişmeden kalanlar, birkaç yıl içinde yeniden gözden geçirilebilir hale gelebilir.

Ancak en önemli boyut İran'ın kendi içinde yatıyor olabilir. Tarih, dış baskılara direnen rejimlerin bazen daha büyük iç meydan okumalarla karşılaştığını kanıtlıyor. Dünyaya açılma baskıları hafifletir, ancak aynı zamanda halkın beklentilerini de yükseltir. Yaptırımlar döneminde talep edilenler, açılım döneminde talep edilenlerden farklıdır.

Savaş, devrimci rejimlere savunma meşruiyeti kazandırır. Dış düşmanın varlığı, siyasi seferberliği, sıkı güvenlik önlemlerini ve reformların ertelenmesini haklı çıkarır. Barış ise bu gerekçeyi yavaş yavaş aşındırır.

Savaş zamanlarında vatandaş “devleti nasıl koruyacağız?” diye sorar. Ancak açılım dönemlerinde soru “hayatım neden iyileşmiyor?” şeklinde farklılaşır. Burada meşruiyet, direniş meşruiyetinden başarı meşruiyetine, devrim meşruiyetinden performans meşruiyetine kayar.

Bu noktada Sovyet deneyimi kendini dayatıyor. Amerika Birleşik Devletleri Sovyetler Birliği'ni askeri olarak yıkmadı; aksine o, kurumlarının kaldıramadığı dönüşümlerin ağırlığı altında çöktü. Rejim dünyaya açıldığında, reform talepleri devletin kontrol edebileceğinden daha hızlı bir şekilde arttı.

Ancak tarih, daha az önemli olmayan başka bir paradoks da sunuyor; birçok devrimci rejim en tehlikeli anlarını yenilgide değil, başarı anında yaşamıştır. Devrimci kimlik mücadele üzerine kuruludur ve mücadele sona erdiğinde en zor soru sorulmaya başlar: Bundan sonra ne olacak?

On yıllarca İran Devrimi, kendisini Amerika Birleşik Devletleri ile çatışma yoluyla tanımladı. Eğer ilişki uzun vadeli bir uzlaşıya dönüşürse, rejimin kurucu anlatısının bir kısmı yeniden tanımlanmak zorunda kalacaktır. Buradaki sorun dış tehdit değil, içsel meşruiyetin nasıl yeniden üretileceğidir.

Bu nedenle, soru geçerliliğini koruyor: İran'ın dünya ile ilişkisindeki herhangi bir büyük değişim, rejimin doğasını yeniden şekillendirecek yeni iç dinamiklere yol açacak mı?

Kimsenin kesin bir cevabı yok, ancak tarih bize barışın savaşın yapamadığını yani değişim güçlerini serbest bırakabileceğini öğretiyor.

Bu nedenle, ABD-İran anlaşması sadece siyasi bir uzlaşmadan daha fazlası olabilir. Siyasi gerçekçiliğin mantığına göre mesele iki düşman arasında bir uzlaşma değil; daha ziyade, bir güç dengesinden diğerine geçiştir. Berlin Duvarı'nın yıkılması tüm bir dünya düzeninin sonunu işaret ettiyse, ABD-İran anlaşması da 1979 İran Devrimi'nden sonra ortaya çıkan bölgesel düzenin sonunun başlangıcı olabilir.

En büyük paradoks, savaşın başaramadığını barışın başarabileceği olabilir. Savaş rejimleri dış bir tehdit etrafında birleştirirken, barış onları iç sorunlarıyla yüzleşmeye zorlar. Belki de İran için gerçek tehlike, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı bir savaşı kaybetmek değil, onunla bir barış anlaşması kazanmaktır.