Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Küresel değişim rüzgarları... Belgelerin okunması

İki aydan kısa bir süre içinde (5 Aralık 2025 – 24 Ocak 2026) iki Amerikan belgesi yayımlandı: ilki ABD yönetimi tarafından hazırlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi, ikincisi ise ABD Savunma Bakanlığı’nın Ulusal Savunma Stratejisi. Bu iki belge, yayımlanmalarının ardından analistlerin yakın incelemesine konu oldu. Analistlerin önemli bir kısmı, söz konusu metinleri mevcut ve sertlik yanlısı Amerikan yönetiminin bir ürünü olarak değerlendirdi.

Bu yoruma katılmadığımı belirtmek isterim. Zira bu iki belge, ABD yönetiminde daha önce şekillenmiş bir düşünsel birikimin ürünüdür; kökleri muhtemelen 1950’lerin başındaki Kore Savaşı’na, oradan Vietnam ve Somali’ye, ardından Irak ve son olarak Afganistan’a kadar uzanan uzun bir sürece dayanmaktadır. Derin devlet, bu deneyimleri dikkatle okumuş, pek çok dersi hafızasına kaydetmiştir. Bugün görülen farklılık, daha çok diplomasinin dışında kalan bir liderin dönemine denk gelen ‘sunum’ biçiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle alınan kararlar sanki ani ve beklenmedikmiş gibi algılanmıştır. Oysa bu adımların arkasında, ‘çatışmadan çekilme’ başlığıyla özetlenebilecek genel bir ulusal eğilim bulunmaktadır. Bu yaklaşım, daha önce bilinen çizgiden köklü ve bütüncül bir kopuşu temsil etmekte olup, ilk işaretleri Barack Obama döneminde ortaya çıkmıştır.

Bu radikal değişim bazıları için sarsıcı olabilir; ancak ABD açısından bakıldığında, bu yönelim hem doğal hem de gecikmiş bir adım olarak değerlendirilebilir.

ABD Savunma Bakanlığı tarafından yayımlanan yeni savunma belgesi, yalnızca Amerikan askerî doktrininde bir güncelleme olarak okunamaz; bu metin, bir dönemin sona erdiğini ve yeni bir safhanın başladığını ilan eden siyasi ve stratejik bir beyan niteliği taşımaktadır. Geçtiğimiz aralık ayı başında yayımlanan önceki belge, Çin ve Rusya ile yaşanan stratejik ihtilaf bağlamında kaleme alınmıştı. İkinci belge ise bu ilişkiyi ‘rekabet’ başlığı altında yeniden tanımlamaktadır. Dolayısıyla söz konusu değişim münferit değil, onlarca yıldır istikrar kazanmış uluslararası düzenin daha geniş çaplı bir yeniden tasarımının parçasıdır.

Daha gergin bir uluslararası ortamda yayımlanan ilk Amerikan belgesi, tonunun daha temkinli olmasına rağmen geleneksel yaklaşımın izlerini büyük ölçüde korumaktaydı. Müttefiklerle yük paylaşımından bahsediyor, ancak onları kendi savunmalarından sorumlu tutacak kadar ileri gitmiyordu. Özellikle Avrupa ve Doğu Asya’da ileri caydırıcılık söylemi muhafaza edilirken, Çin ekonomik, askerî ve teknolojik boyutları olan bileşik bir tehdit olarak tanımlanmaya devam ediyor; Ortadoğu ise güvenlik açısından istikrarsız bölgeler arasında yer alıyordu.

Buna karşılık Savunma Bakanlığı’nın yeni belgesi çok daha açık ve doğrudan bir dil kullanıyor. Metin, yalnızca yük paylaşımı çağrısı yapmakla yetinmiyor, savunma yükünün bizzat müttefiklere devredilmesini öngörüyor. NATO’nun genişlemesinin durdurulmasına yönelik açık mesajlar, Avrupa’nın kendi güvenliğinden sorumlu tutulması ve ABD’nin rolünün ‘dünyanın jandarması’ olmaktan çıkıp doğrudan hayati çıkar alanına odaklanan bir güce dönüşmesi -başka bir ifadeyle ‘kendi kalesini inşa etmesi’- önceki belgede bu denli sert ve net biçimde yer almamış unsurlar. Buradaki yenilik yalnızca kullanılan dilde değil, temel felsefede yatıyor: ABD artık küresel yayılımı kendi güvenliğinin vazgeçilmez bir şartı olarak görmüyor, aksine bunu üzerinde taşınması gereken bir yük olarak değerlendiriyor.

Bu dönüşüm, yeni Amerikan stratejisinin rakip güçlerin stratejileriyle karşılaştırılmasıyla daha da belirginleşiyor. Örneğin Çin, radikal olarak farklı bir yaklaşım benimsiyor. Pekin’in stratejisi öncelikle ekonomik genişlemeye, ticaret, tedarik zincirleri, altyapı ve teknoloji üzerinden nüfuz inşa etmeye dayanıyor. Çin, ‘dünyanın jandarması’ rolünü üstlenmeyi hedeflemiyor; bunun yerine küresel düzenin kurallarını sessiz ve kademeli biçimde yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Katı askerî ittifakları reddeden Pekin, esnek ortaklıkları tercih ediyor ve doğrudan bir çatışmaya girmeksizin Amerikan hegemonyasını zayıflatmaya yatırım yapıyor. Bu nedenle Washington, Çin’i bir ‘tehdit’ olarak tanımlamaktan vazgeçerek ‘stratejik ekonomik rakip’ şeklinde yeniden nitelendirdi. Bu değişim, Çin’le yaşanan mücadelenin uzun soluklu olacağını, ancak özünde askerî bir çatışma niteliği taşımadığını zımnen kabul etmekte.

Rusya ise neredeyse bunun tam karşıtı bir modeli temsil ediyor. Moskova’nın stratejisi, aynı anda savunmacı ve saldırgan bir karakter taşıyor; sert gücün kullanımına, jeopolitik fiilî durumlar yaratmaya ve doğrudan hayati çıkar alanını aşılmaz bir kırmızı çizgi olarak görmeye dayanıyor. Rusya, açık bir küresel düzen arayışında değil; kapalı nüfuz alanlarını tercih etmekte ve güvenliği sıfır toplamlı bir oyun olarak ele almakta. Ukrayna savaşı ve ondan önceki müdahaleler bu anlayışın açık yansımaları. Bu çerçevede Washington’un, Rusya’yla uzun süreli bir yıpratma mücadelesinin yüksek maliyetli ve sonuçsuz olacağı kanaatine varması ve bazı toprak tavizleri pahasına dahi olsa Ukrayna’daki savaşı söndürmeye yönelmesi daha anlaşılır hale gelmekte.

Bu farklı yaklaşımlar arasında ABD yeniden konumlanmakta. Washington ne Rusya’yı bütünüyle yenmeyi hedeflemekte ne de Çin’le kapsamlı bir rekabete girebilecek kapasiteye sahip olduğunu düşünmekte. Bu nedenle görece bir geri çekilmeyi, kaynakları yoğunlaştırmayı ve müttefiklere daha fazla sorumluluk yüklemeyi tercih etmekte. Tayvan’ın savunulmasına ilişkin yükün Japonya ve Güney Kore’ye kaydırılması da bu yaklaşımın bir yansıması.

Bu çerçevede Körfez ülkeleri arasındaki bütünleşme çok daha büyük bir önem kazanıyor. Amerikan stratejisindeki dönüşüm, tam anlamıyla bir çekilmeyi ifade etmemekle birlikte, ortaya çıkabilecek güvenlik boşluklarının kendiliğinden doldurulmayacağı anlamına geliyor. İstikrarsız bir bölgesel ortamda bulunan Körfez ülkeleri, artık eski denklemlere yaslanma lüksüne sahip değil. Ortak Körfez savunması, ertelenebilecek bir siyasi tercih olmaktan çıkmış; yeni uluslararası sistemin dayattığı stratejik bir zorunluluk haline gelmiştir.

Etkili bir Körfez, hatta Arap savunma stratejisi inşa etmek, dönemsel ve sınırlı eşgüdümün ötesine geçmeyi gerektiriyor. Bu süreç; tehdit kaynaklarına ilişkin ortak bir bakış açısının oluşturulmasını, hava ve deniz savunma sistemlerinin entegrasyonunu, askerî sanayilerin geliştirilmesini, siber güvenliğin güçlendirilmesini ve gerçek anlamda kolektif bir caydırıcılık kapasitesinin inşasını zorunlu kılıyor. İkincil ihtilaf başlıklarının sıfırlanması da bu çabanın ayrılmaz bir parçası; zira bölgesel bloklaşmaların öne çıktığı bir dünyada, parçalı ve dağınık kapasitelerin ayakta kalma şansı bulunmamakta.

Son söz: Güven duygusundan hazırlık aşamasına geçmek artık kaçınılmaz.