Sam Mensa
TT

İran ABD'nin caydırıcılığını test ediyor

İsrail'in 1 Nisan'da Şam'daki İran konsolosluk binasını vurmasına İran'ın verdiği karşılık, büyüklüğü ve niteliği itibarıyla ABD'nin İran'a karşı caydırıcılık başarısının boyutunu ve ABD'nin bölgedeki pek çok çatışma ve savaşa müdahil olmasından çıkardığı derslerden yararlanıp yararlanmadığını ortaya koydu. Dersler bağlamında son 20 yılda, ABD'nin Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasındaki şiddetli siyasi gerilimin artan yoğunluğunun temsil ettiği köklü bir değişime sahne olduğunu belirtmek gerekir. Köklü değişim, bir başkan ile diğeri arasında dış politikada görülen dalgalanmalar olarak yansıdı ve bu da ABD’nin büyük ülkelerin politikalarındaki olağan istikrarı kaybetmesine neden olup, ortakları ile müttefiklerinin ona olan güvenini sarstı.

Bugün, Washington'un Gazze savaşı sırasındaki stratejisinin şu ana kadar savaşın yayılmasını önleme konusunda kayda değer bir başarı elde ettiğini kabul etmek gerekir. Aynı şekilde, İran'ı bölgedeki benzeri görülmemiş askeri yığınak yoluyla bir yandan doğrudan savaşa müdahil olmaktan, diğer yandan ABD savaş uçaklarının Irak ve Suriye'de Tahran tarafından desteklenen grupların mevzilerini bombalamasının ardından Amerikan üs ve tesislerini hedef almaktan caydırmak konusunda da başarılı oldu. Washington'un gücü ve geniş bir alan içindeki hedefleri kararlı bir şekilde yok etmeye hazır olması, İranlıları en azından şimdilik, Amerikan tesislerine yönelik saldırılarını dondurmaya ikna etti. Ancak ABD'nin İran'ı kendi araçlarını kullanmaktan vazgeçmeye zorlamayı başardığını söylemek zor.

ABD'nin son 40 yılda çıkardığı derslere gelince: Gazze'deki savaşın nasıl biteceğini henüz bilmediğimiz sürece, sonuçları değerlendirilemez. İçinden geçtiği aşamaların iyiye işaret etmediği bilindiği için Gazze savaşı sırasında hissettiğimiz değişim, daha sonra gerçek ve sürdürülebilir kalmadığı sürece, Washington'un deneyimlerden ders çıkarıp çıkarmadığını kesin olarak yanıtlamak zor.

2003'teki Irak Savaşı, Irak'ın İran yörüngesine girmesiyle sona erdi ve Washington, uğradığı binlerce can kaybına ve yaptığı milyarlarca dolarlık harcamaya rağmen başarısız oldu. Buna ilaveten, yalnızca Saddam Hüseyin gibi yüzlercesinin ortaya çıktığı Irak'ta değil, aynı zamanda el-Kaide ve Taliban'a karşı yürütülen savaşın sonuçları ile Afganistan'da çöken demokrasiyi yayma fikri de başarısız oldu. Afganistan’da bunun sonucu utanç verici bir geri çekilme ve Taliban ile müzakereler oldu.

Afgan dersi ve Irak savaşı, Amerikalılara yalnızca güvenlik yaklaşımlarına dayanan terörle mücadele politikasının, şiddet yanlısı radikal örgütlerin liderlerini ortadan kaldırmanın, bu belanın kökünü kazımanın yolu olduğunu düşünmenin saflığını gösterdi. Washington'un terörle mücadeledeki tek hatası bu değil; İran’ın desteklediği ve desteklemeye devam ettiği terörü on yıllardır radarının dışında bırakması da bir diğer hatası. Bloomberg'e verdiği bir röportajda Barack Obama, "Şii" radikalliğin rasyonel, ne istediğini bilen ve planını yapan İran'ın himayesinde yürütülen bir devlet terörü olduğunu ve bunun da onunla başa çıkmayı kolaylaştırdığını, “Sünni” radikalliğin ise mantık dışı olduğunu, hamisinin veya bir liderliğinin olmadığını, dağınıklık, başıboşluk ve intihar arzusuyla karakterize edildiğini ve amaçsız olduğunu belirtmişti.

Buradan yola çıkarak, ABD’nin, Suriye rejiminin milyonlarcası yerinden edilen, ülke içinde ve dışında mülteci haline gelen Suriye halkına karşı acımasız uygulamalarına olanak tanıyan, İran ve Rusya'nın rejimin kılcal damarlarını ve ülkenin zenginliklerini rakipsiz bir şekilde kontrol etmelerine kapıyı aralayan Suriye savaşına ilişkin tutumuna ulaşıyoruz. Washington'un Suriye savaşına yönelik politikası, Binyamin Netanyahu'nun rejime yönelik politikasının bir yankısından başka bir şey değildi ve bunun başarısızlığı ile ülkesi üzerindeki olumsuz etkileri, Suriye'nin İran ile müttefik milislerin yuvası haline gelmesiyle netleşti. Lübnan ise onlarca yıl boyunca Suriye'ye ve ardından İran'a bırakıldı. Hizbullah'ın silah deposu ve İran'ın bölgedeki araçları arasında önemli bir araç haline geldi.

Suriye rejimine ilişkin tutum ile Lübnan'ın ihmal edilmesi, İran'a ve politikalarına yem edilmesi, Washington'un zayıf ve muğlak argümanlarla meşrulaştırdığı Husilere yönelik politikası için de geçerli. ABD Husileri, Kızıldeniz'deki uluslararası ticaretin gidişatını engelleyecek güce ulaşana kadar bıraktı.

Gazze savaşı, Washington'u uyandıran ve bölgenin güvenliğine yönelik on yıllardır süren ve 7 Ekim 2023'te stratejik müttefiki İsrail'e de ulaşan tehlikelerin farkına varmasını sağlayan bir uyarı ziliydi. Washington ilk olarak bölgedeki askeri etkisini azaltma politikasının başarılı olamayacağını fark etti. Bu politika, Biden yönetiminin 2022'de yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde, “ABD tarafından yönetilen ve ortaklar tarafından desteklenen bir stratejiden, ortaklar tarafından yönetilen ve ABD tarafından desteklenen bir stratejiye geçiş”in gerekliliğine işaret eden bir maddeye dönüşmüştü. İkinci olarak Washington, İran'ın bölgedeki yayılmacı politikasının tehlikesinin farkına vardı ve mevcut yönetim, Hamas'ın İsrail'e karşı 7 Ekim'de gerçekleştirdiği saldırının ardından, İran'ın Ortadoğu ve çevresindeki yıkıcı faaliyetlerdeki rolünü şüpheye yer bırakmayacak şekilde kabul etti. Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen'deki vekil ve müttefiklerinin eylemlerinden onu sorumlu tuttu. Üçüncüsü, İsrail'in Filistinlilere karşı yürüttüğü plansız ve vahşi savaşları körü körüne desteklemeye devam edemeyeceğini fark etti.

Washington, İran'ın lehine olan tüm koşulları ortadan kaldıramasa da bugüne kadar benimsediği caydırıcılık politikasıyla, İran'ın vekillerinin oluşturduğu tehlikeleri ve tehditleri kontrol altına almaya çalışabilir. Buna kalıcı bir çözüme ulaşmayı ve ortakları ile müttefiklerinin güvenliğini artırmayı amaçlayan diplomatik ivmenin eşlik etmesini sağlayabilir. Tüm Ortadoğu'yu alevlendirecek bir Amerikan-İran çatışması olasılığını azaltabilir ve İsrail'e savaşı durdurması için baskıyı sürdürebilir. Bu açıdan bakıldığında, ABD ile İsrail arasında anlaşmazlık noktasına varan bir görüş ayrılığı öne çıkıyor. Açık ve net Amerikan yaklaşımı, İsrail'in güvenlik ve emniyetinin ancak Filistinliler ve Arap komşularıyla kalıcı barış yoluyla sağlanacağını varsayıyor. Washington, İran'ın rolünün farkında ve onu kalıcı barış ile kontrol altına almaya çalışıyor. Katı Siyonist sağ ve mevcut İsrail hükümeti ise ABD’nin eğiliminin aksine, olaylara herhangi bir siyasi vizyon olmaksızın yalnızca güvenlik merceğinden bakıyor. Gazze'de Hamas'a karşı yürütülen çılgın savaş ile de bunu pratiğe döküyor.

Savaşın sonunun özellikleri, ateşkes müzakerelerinin sonuçları ve beklenen ateşkesin şekli, süresi ve mahiyetiyle ortaya çıkacak. Önemli olan İsrail'in boşaltacağı bölgelerin güvenliğini kimin üstleneceği ve bu savaşın ana düğümü olan Hamas'ın Gazze Şeridi'nde kalıp kalmayacağı ile bunun bölgedeki çatışmanın geleceğine etkilerinin yanı sıra, İran'ın bu savaşı kazanıp kazanmayacağıdır. Bu durum hem durgunluğun devam etmesine hem de risklerin ağırlaşmasına katkı sağlıyor ve bunları hepsi, ABD'nin büyük güç olduğuna inanıp, İran'ı caydırarak Netanyahu'ya boyun eğdirebileceğine ikna olup olmamasına bağlı.